'YAMALI' ÇORABIN EMANETİ!

17.03.2021         turgutcamer@hotmail.com



Değerli okurlarım bugün sizlere "İhale zengini kardeşlerden", "Kamudaki torpillilerden", "8 yerden maaş alanlardan", "Sahte diplomalılardan", bunlar çerez parası bile değil denen" "Lüks makam arabaları saltanatından", "Kara çarşafla derse giren imam eşinden", Cumhur İttifakının "Düzce`deki kapışmasından" ve benzerlerinden söz etmeyeceğim. Bunların yerine çok ilginç bir gerçek yaşam öyküsünü sunarak, duygulu anlar yaşamanıza yardımcı olacağım.

***

*Alıntı

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Sekreter birden ciddileşti: `Nazif Bey mi?` dedi. Hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu."

Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. `Ya öyle mi?` diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir süre öylece kaldı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp `onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?` diye sordu. 

-Evet var, oğlu Selim Bey... Titrek bir sesle `öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?` Dedi.

Sekreter, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, `Selim Bey oldukça meşgul biri, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de bir haber vereyim! Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra `Kim diyelim efendim? Diye sordu.

-Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra, `Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin` dedi. Beraber merdivenden çıktılar, sekreter kapıyı açarak, `Buyurun` dedi. Adam kendisini ayakta bekleyen gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak;

-Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir.

-Bendeniz de Selim Cebeci... `Lütfen buyurun, oturun` dedi genç işadamı. Mehmet Bey kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: - Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu anı bekledim, ama nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu, yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: - Fakat en azından o büyük insanın oğlunun elini sıkmaktan da bahtiyarım. Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu: - Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi? Profesör, delikanlının hayret nidası ve heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla `evet` dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.

-Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık dedi. Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı" dedi.

Bu sözler Profesörü çok şaşırtmıştı.-Uzun yıllar beni mi aradınız? Pekiyi ama neden?

Selim Bey gülen gözlerle Profesöre bakarak: - Bizdeki emanetinizi vermek için... deyince Profesörün şaşkınlığı iyice arttı.

-Emanet mi? dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine -Gelebilir misiniz? Deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey şaşkın. Odaya iyi giyimli bir bey girdi. Selim Bey onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir şekilde sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça şaşkınlıkları, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların buluşmalarındaki sevince dönüşmüştü.

*Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve 23 yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek; "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum. Bana yalnızca maddi destek vermedi, manen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurtdışında okurken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. Sana bunun için BURS vermedim diyerek bana yön verdi."

Mehmet Bey gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda anlam veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski püskü bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

-Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...

Selim Bey, kendisine soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümlede birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

-Bir müddet sabredeceğiz, sonra...

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat uygun düşmez düşüncesiyle göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.

Üçüncü cümlede:-Bir müddet yürüyeceğiz, sonra... diye yazıyor ve altta birkaç cümle daha sıralanıyordu. Aklı sürekli tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mana veremedim dedi. Selim Bey misafirine baktı, derin bir nefes alarak; "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca ZEYTİN... Şaşkınlık içinde, `Başka bir şey yok mu?` diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışı karşısında babam: "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..." dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirerek, `ALIŞACAÐIZ` dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonrada haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamızda kalmamıştı.

Annem bezgin bir sesle: "Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız diye haykırdı."

Babam: "Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız dedi."

Babam her sabah evden erken çıkıyor, geç saatlerde dönüyordu. Odasındaki duvarda ise şu yazı vardı: "Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir."

Bir gün babam eve ağlamaklı bir yüz ifadesiyle geldi. Her birimize bir paket getirmişti. Bizi bir araya topladı: "Bu gün benim için ne manaya geliyor biliyor musunuz? Dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Hediyelerini verdi, her birimizi kucaklayıp öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alakasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından da hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve "Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime `bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap bile bana haram olsun` demiştim. Bu gün ise, Allah`ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı" dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki eski çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

*İşte Mehmet Bey, ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigarı, hem de bir ibret sembolü olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: `Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarımın hakkıdır` diyor.

Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım. Selim Beye döndü ve `siz ne yapardınız?` diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, çalışan beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey kutuyu Mehmet Beye uzattı; -"Buyurun, yıllardır size vermek istediğimiz EMANETİNİZ."

Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Merakla keseyi açıp içini kutuya boşalttı. Keseden birkaç tane Cumhuriyet Altını ile bir not çıkmıştı. Özenle katlanmış kağıdı açıp okumaya başladı Mehmet Bey.

Sevgili Mehmet Bey Oğlum

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkanını bulamadım. Bir müddet sonra imkanlarıma yeniden kavuştum; lakin bu seferde size ulaşamadım. Dolayısıyle size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu 6 aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.

Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar size ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif CEBECİ

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında çocuk gibi ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu kez sevinçle bakıyor gibiydi....

*

NOT: Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve ŞEHİTLERİMİZİ Çanakkale Zaferinin 106. Yıl dönümünde minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum... T.Ç.


2592

Yazarın daha önceki yazıları

Yazarın Arşivine ulaşmak için tıklayınız.
© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER