"KAN TER İÇİNDE" İNSANLIĞIN ÖZGÜRLÜK ÇAĞINA

15.01.2019         iensar_68@mynet.com

Şimdi, tam da bu günlerde; "İstanbul'a ihanet ettik" diyenler, aslında tüm şehirlere ihaneti taşıyanlar ve bu ihanet çizgisini ormanların, yeşilin, kurdun kuşun ve börtü böceğin imhasına ulaştıranlar, yalnızca saraylarla yetinmeyip gökyüzüne bir hançer gibi saplanan o büyük, o yüksek, o çok katlı binaları, yapıları sahiplenenler, onları o gerçek yapıcıların ve yaratıcıların asla sahip olamayacakların emeğini, alın terini çalanlar yani onları, o yapıları yapanları Sendikasız sigortasız çalıştıranlar, suların çamurların içerisinde tahta kuruları diye aşağılayanlar, onlar, yani kendilerini her şeyin sahibi sananlar, lüks uçaklarıyla gökyüzünde uçsunlar diye kölece çalıştırılıp kanları alın terlerine karışarak, yüksek katlardan toprağa düşüp serilenler ve genç ve emek kokan son nefeslerini yarattıkları o yüksek yapıların dibinde verenlerdir hikayenin gerçek kahramanları.

                 Ve şair, onları anlatır, onların hikayelerini canlandırır “Kan Ter İçinde” adlı şiirinde. Ve o şiirin orta yerinde şöyle der; “ Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl…” Bilir misiniz bu şiiri? Nazım Hikmet’in, “Kan ter İçinde” adlı şiirinden aktardım o dizeyi… Devam eder şiir; “Ama yapı yeri bayram yeri değil…” Zorlukları anlatılır, bir yapının, bir yapı inşasının… “Ellerin kanar” der, “ayağın burkulur” der… “Bu iş biraz zor” der. Ama yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl… Değil mi? Toz toprak içinde, vefasız dostlar içinde “ve herkesin kahraman olmadığı” orada, nasıl oluyor insanların yürekleri cıvıl cıvıl?..

                Burada kendi emeğinin ürününe yabancılaşmaktan bağımsız olarak; yaratıcılığın insan yüreğinde ortaya çıkardığı bir heyecana, bir cıvıltıya, bir bayram yeri sevincine işaret ediyor şair… Emeğin sonuçlarının ortaya çıkardığı değerin en somut halinin, en dokunulabilir halinin insanda yarattığı o büyük heyecana ve o bayram sevincine…

                Ve sağlam temeller üzerine ve toprağın eşelenip derinlikleri üzerinden, gökyüzüne doğru sağlam yapılar inşa ediyorsanız, kara, soğuğa, rüzgara ve doğanın ortaya çıkardığı o yıkan, yerle bir eden “özelliklerine”- depremlerine dayanıklı binalar inşa ediyorsanız ve “bu benim emeğimin ürünü”,  gökyüzüne uzanan bu görkemli yapıları bizim emeğimiz gerçekleştirdi diyorsanız. Ne pamuk gibi yumuşak olmayan ekmek, ne şekersiz sıcak olmayan çay sizin yüreğinizin kıpırtısına ve coşkusuna engel olabilir…

                 Alt katlardan üst katlara doğru, aşağıdan yukarıya doğru yükselir bina… Ve çarpar yüreğiniz balkonlara çiçekler konduğunda… Yürek çarpıntıları, içine işler “ her putrelin, her tuğlanın, her kerpicin”…

(Resim Ceren İlyasoğlu)

                 Ve sonra tıpkı aydınların ve aydınlanmış işçi önderlerinin fabrikalara, atölyelere, bilinç, bilgelik ve aydınlık taşıdıkları gibi, düşünceleri aydınlatıp ışıklandırdıkları gibi; “ İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar kanatlarında…” dışarıdan alır güneşi kanatlarına, o yapının en karanlık noktasına kadar ulaştırır, getirir aydınlığın ışıklarını. Sanki sanatın, emekle buluşup kaynaşmasını anlatır gibi, kuşların kanatlarıyla güneşi taşıdığını ifade eden dizeler… Yüreklere ışık verir. Sevinç verir yaratıcılara, bilgeliğe yönelir akıllar. Daha çok parlar yaratıcıların gözleri. Ve yürek çarpıntıları yeniden, yeniden işler, her putreline, her tuğlasına her kerpicine… Ve yapı yükseliyor kan ter içinde…

                Uzaklardan bakıldığında, o görkemli binalara, bir büyük hikaye gibi görünür, bir büyük hikaye gibi okunur uzaklardan… Oysa öyle mi!? Yapıcısının emeğini-yürek çarpıntısını içermiş olan her putrelin, her tuğlanın, her kerpicin kendi bağımsız hikayesini bilmeden, o hikayeyi anlamadan, o görkemli büyük hikaye anlaşılamaz… An an, gün gün birikir, biriktirir ve yaratır emek o büyük hikayeyi, o görkemli yapı kendini var eden küçük hikayelerle; her putrelin, her tuğlanın, her kerpicin küçük hikayeleri üzerine büyür, değerlenir, anlamlanır ve öyle yükselir güneşe doğru…

                Ve her büyük hikaye kendisini var eden, yaratan, ortaya çıkaran küçük hikayelerin değerlerinin toplamı kadar, özgünlüğü kadar değerli ve anlamlı kılar kendisini.

                Emeğin hikayesi, yaratıcılığı, şiirin bize anlattığı yapı ve yapı yeriyle sınırlı değildir elbette. Ve şiirin bize sunduğu hikayenin anlattığından daha derin, daha anlamlı ve belki daha uzun ve daha uzak bir yolculuğa ve derinliğe de düşsel bir gönderisi ve hatta ondan daha fazlası olduğunu da söyleyebiliriz ve söylemeliyiz.

                Elbette o görkemli yapıların yapıcıları, yaptıkları binalarla, fabrikalarla, saraylarla ve gökdelenlerle yetinemezler.

Aynı zamanda yapıcıların kendi emeklerine, kendi emeklerinin sonucuna yabancılaşmalarının bir göstergesidir de bu yapılar.

(Resim: Ceren İlyasoğlu)

Bu nedenlerle de kendilerinin asla sahibi olamayacağı bu yapılarla yetinemezler, “kendileri için” bugünleri ve gelecekleri için,  sadece kendileri ve kendi sınıfları için de değil insanlığın bütünü için, insanlığın geleceği için ve kurtuluşu için, başka bir yapıyı, temelinde, harcında, tuğlasında putrelinde ve kerpicinde insanın ve insan emeğinin, aklının ve bilincinin olduğu başka bir yapılanmayı gerçekleştirmeye ya da gerçekleşmiş böylesi yapılar, yapılanmalarla buluşmaya, oradan yürümeye, geleceğin dünyasını kurmak, inşa etmek için daha çok ihtiyaç duymalı ve onu başarmalıdırlar. Yani kuşların kanatlarına güneş ışıklarını yükleyip özgürce uçtukları, çiçeklerin en parlak renkleriyle, en güzel kokularıyla doğayı süslediği, insanın altın çağa ulaşacağı, belki de insanlığı altın çağına ulaştıracak yapıları, organizasyonları o en derin, o en anlamlı, o en katmanlı yapılanmanın hikayesini ve o hikayeyi gerçekleştiren küçük ve yürek çarpıntılarıyla örülü hikayeleri toplayan bir bütünlüğü düşünüp, düşlememize de bir çağrı olarak da anlamlandırılmalıdır; Kan ter İçinde şiiri, bir yönü ve bir anlamıyla…

                Bilginin ve bilgeliğin emekle, emeğin kendi yaratıcılığının yeniden ve yeniden üretme ve üretilme süreçlerinin; bilgi, bilgelik, aydınlanma, sanat ve estetikle buluşması üzerinden, insanlığın en son, altın çağı” diye tanımlanan; sınıfsız, sömürüsüz, özgürlük günlerine/özgürlük çağlarına ulaşacağı, onu yaratacağı, o yenilmez örgütlerinin görkemli, büyük hikayelerini gerçekleştirmesinin gerekliliğini, o kan ter içinde, o zorlu, o çetin ama bayram yeri sevinciyle dolu, yürek çarpıntılarının ritmiyle, heyecanlı ve coşkulu yürüyüşünü de bir parça anımsatmıyor mu şair bu şiirinde bizlere!?

                Ve emeğin, dünyanın bütün değerlerini yaratan o en geniş, o en derin hikayesini ve insanlığın bütün yaşadıklarının ortaya çıkardığı, değere dönüştürdüğü, ilke haline getirdiği birikimlerinin, hayatın ortaya çıkardığı sorunları ve zorlukları aşarken sürdürdüğü mücadeleler içerisinde yeniden ve yeniden üreterek, değerleri büyüterek, tarihten aldığı mirası canlı, yaşanır dinamiklere dönüştürerek, birleşip birleştirerek, tarihsel sorumluluğuna ve o sorumluluğun sonucu olarak o uzun yürüyüşüne güç katan, onu zenginleştirip anlamlı kılan, belki küçük hikayelerini de o değiştirip dönüştüren serüvenin anlamlandırıcıları ve renkleri içerisine katıp ilerlemek, vefasız dostlukları bir kenara iterek coşkuyu, sevinci yükseltmek, bu yolculuğun sürdürücülerini tarihin en anlamlı sayfasına daha çok yakıştıracaktır.

                Işığını Marksizm’den alan ve tarihin eksik bıraktığı(!) sorunları da çözüp devrimi ve sosyalizmi başararak ve aşarak insanlığın altın çağına-özgürlük çağına ulaştırılacağı o büyük yürüyüşü gerçekleştirecek örgütlenmelerin yapıcıları ve yeniden yapıcıları her coğrafyanın, her ülkenin işçileri, emekçileri, aydınları, devrimcileri kendi yarattıkları o büyük örgütlenmelerin emek vericilerini hayatlarını, bu hikayenin içerisinde tüketenlerin hikayelerini, onların yarattıkları değerleri, bıraktıkları mirasları ve yani belki de kendi “küçük hikayelerini” unutmadan, onları tek tek not etmeden, geleceğe taşımadan o görkemli, tarihsel ilerleyişin renklerini, dinamiklerini, ışık saçan anılarını geleceğe, gelecek kuşaklara aktarmadan tarihsel ve siyasal sorumluluklarını yerine getirmiş sayılamazlar…

                Şimdi Anadolu coğrafyasının işçilerinin ve tüm ezilenlerinin altın çağa yürüyen emekçilerinin ve emeğin o uzlaşmaz yapılanmasının ve organizasyonunun ve mücadelesinin bütün o büyük hikayesini kendi hikayeleriyle ve geriye bıraktıkları değerlerle anlamlandıran bu uzun, bu çetin yürüyüşe ışık tutan, Şerefleri, Kılıçaslanları, ve Denizlere kadar tüm öncellerinin o tek tek, o değerli küçük hikayelerinin yaratıcı ışığını unutmadan, onu o büyük hikayenin geleceğe akan mücadeleci çizgisinin dinamikleri olarak anlayıp anlamlandırmadan, bir şeyler hep yarım, hep eksik gibi, bir renk, bir ışık soluk gibi kalır…

                Ve onlar, o geleceğe akan büyük ve onurlu yürüyüşün, o yolculuğun değiştirip dönüştürme gücüne sahip sınıfın, o devrimci ilerleyişinin yanında, içinde yol arkadaşları olarak daima bizlerle beraber, bizlerle birlikte olacaklar…

 

KANTER İÇİNDE

Yapıcılar türkü söylüyor

Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz zor.

Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl

ama yapı yeri bayram yeri değil.

yapı yeri toz toprak.

Çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur

                     ellerin kanar.

 

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli

                     her zaman sıcak,

ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak

ne herkes kahraman

ne dostlar vefalı her zaman.

Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı

bu iş biraz zor,

zor ama

           yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere

                     alt katlarında.

İlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar

                kanatlarında.

Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde

                her tuğlasında

                    her kerpicinde.

Yükseliyor, yükseliyor yapı

                kanter içinde.

NÂZIM HİKMET


419

Yazarın daha önceki yazıları

Yazarın Arşivine ulaşmak için tıklayınız.
© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER