BULUTLU BİLİŞİM

29.01.2017         

Geçen yazımızda ne diyorduk? Korku ve cehalet… Bu konuda anlatacaklarım henüz bitmedi. Keza bir çözüm önerisi oluşturmadık. Hatanın nereden başladığının tarihine bir göz atalım. Matbaanın icadı, insanlık tarihinde en büyük buluşlardan biridir. Neden bu kadar önemli olabilir sizce? Bunu anlamak için önce matbaanın ne işe yaradığını anlamamız lazım. Kağıda baskı yapmak mıydı bütün mesele? Tabii ki, hayır. Matbaadan önce bir bilgiyi dünyanın öteki ucuna götürmek çok daha zordu. Götürdük diyelim… Ya diğer ucuna? Milyonlarca insana nasıl ulaşılabilirdi? Bu nedenle matbaa, bilgi transferinde devrim yaratan bir buluştur. Basın… Yayın…

Neler basıldı? Kitaplar, dergiler, afişler, broşürler ve tabii ki gazeteler. Bunlar içinde bir tanesi hepsinden daha özel, sizce hangisi? Elbette, “gazeteler”. Diyeceksiniz ki; şimdi bir laf etti ve acaba neyle destekleyecek gazetenin diğerlerine göre daha özel olduğunu. Tabii ki; “en güncel” olmasından dolayı. Süreli yayınlar diyoruz… Araya da genel-kültüre dair ufak bir not sıkıştırmadan edemeyeceğim. ISBN (International Standart Book Number) ve ISSN (International Standart Serial Number), dergi gazete ve kitapların barkodlarında çokça karşımıza çıkan iki kısaltmadır. Yani, süreli yayınlar olan gazete ve dergiler ISBN değil, ISSN ile kodlanırlar. Şimdi konumuza geri dönelim. Bilginin güncel olmasından daha önemli ne olabilir? Doğru olması mı? Peki, güncel olmayan bir bilgi ne kadar doğru kalabilir ki? Eski -güncel olmayan- bir fizik kitabını kurcalarsanız en küçük parçanın atom olduğunu okursunuz. Demek ki, bilginin güncelliği oldukça önemli bir ayrıntı.

 

Kaseti biraz ileriye saralım. Genç okurlarımız kaset görmemiş ve sarmamış olabilirler. Bu nedenle böyle bir tabirin onlara neler hissettirdiğini de merak etmiyor değilim. Matbaa yüzyıllarca önemini korudu ve geçtiğimiz yıllarda torunuyla tanıştık. Matbaa sayesinde bilgi olanca hızıyla dünyaya yayıldı ve eğitime yaptığı kusursuz katkı sayesinde gelişen insanlık ve teknoloji dünyaya gelen yeni bebeğe Internet adını verdi. Artık bilginin hızı baş döndürücü bir haldeydi. Geçmişteki karanlık günlere kıyasla Internet bebeğin sunduğu lütuf paha biçilemezdi. Neden mi torun? Çünkü, Internetin babası TV, dedesi ise radyodur. Matbaa, büyük büyük babaları… Bu böyle mağara duvarına kadar gidiyor biliyorsunuz.

 

Bütün bu süreçte tekrarlayan bir hata farkediyor musunuz? İlk matbaa çıktığında insanlar nasıl karşı çıktı araştırmadım ancak; ilk televizyon çıktığına, ilk bilgisayar çıktığında, ilk cep telefonu çıktığında, ilk tablet çıktığında neler demediler ki… Çok izlemeyin gözünüz bozulur, baş ağrısı yapar, en fazla 1 saat!!! Yeniliklere uyum sağlayamamak ve olumsuzlamak biz insanın çok kötü bir huyu. Gençler hemen uyum sağlarken, büyükler karalama kampanyaları içine girdiler. Düne kadar belediye otobüsünde çalan cep telefonunu açana görgüsüz deniyordu. Pahalı kahvecilerde laptop açmak ise görgüsüzlüğün daniskasıydı. Sonra hepsi normalleşti. Okullarda öğrencilere tabletler hediye edildi ama cep telefonu yasaklandı. Peki, akıllı dijital protezler veya daha başka aksamlar geldiğinde ne olacak? Eminim o yasak olan cep telefonu da normalleşecek ve daha nicesi.

 

İmam oturursa cemaat sıvarmış” derler. Bazı büyüklerimiz var yenilikleri pek haz etmeyen. Hoş, kendileri de anlamadıklarını söylüyorlar ve ekliyorlar; siz de kullanmayın! Kullanın ama çok kullanmayın… Neden bu telkinler oluyor biliyor musunuz? Yüzyıllar öncesinde de olduğu gibi, sizi bilgiden uzaklaştırmak istiyorlar. Böylece cahil kalın ki korkutabilsinler. Her isteyen her istediğini bulamasın, erişemesin, anlamasın diyorlar. Uyanmasın diyorlar… Gelişmiş ülkelerin büyükleri ise tam tersini söylüyor. Biz zaten bunu biliyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Peki neden biliyoruz ama uygulamıyoruz? Daha bün bizim büyüklerimiz bize bilgisayar alırken suratını ekşiten eşe dosta, “Ders çalışmak için aldık!” diye açıklama yapmak zorunda kalırdı. Şimdi ise vaktiyle “tü kaka” diye kullanmayı öğrenmedikleri teknolojiyi çocuklara kötüleyen koca koca öğretmenlerimiz var. Son derece trajikomik değil mi? Güneş ışığı geçirmeyen bulutlu bir hava gibi adeta. Ne var ki; bilgili ve farkında olan gençlerimiz güneş kadar parlak ve güçlüler. Onların parıltısı o bulutların arasından geçip yeryüzüne ulaşıyor hüzme hüzme. Gel modern ol, onları üzme...


680

Yazarın daha önceki yazıları

© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER