Çanakkale; değişim ve devinim kenti..

18.11.2019         

Savunma amacıyla kurulan Kaleyi Sultaniye (Çimenlik Kalesi) ile başlar bu kentin yeni hikayesi. Aslında Troilalılar döneminden bu yana Çanakkale bölgesi, büyük savaşlara ev sahipliği yapmış, coğrafi konumu gereği stratejik olarak ele alınmış ve bu kent, hep bir 'garnizon' olarak ele alınmış. Hal böyle olunca, şehrin ilk yerleşiminden, yakın tarihe kadar bu duruma uygun bir gelişim izlemiş. İşte kentin kuruluş sürecini, imarı ve sokak dokularından okuyacağınız bir söyleşiye yer veriyoruz.

 Mimar İsmail Erten ile ‘kenti’ konuştuk… 

Kentin kurulumundan bu günlerine uzanan mimari yapısından, kentte yaşayan kültürlerin bıraktığı mirasa kadar çok keyifli, kentin tarihini bir solukta okuyacağınız bir söyleşi oldu. Kentin tarihi, çok önemli nüanslar barındırıyor. Özellikle 1840’lı yıllardan itibaren başlayan görkemli bir kent süreci yaşıyor Çanakkale. Çok sayıda ülkenin temsilcisinin bulunduğu, ticareti gelişmiş gözde bir kent. Tüm bu şaşalı kent yaşamı, savaşla yerle bir olurken, o dönemi düşünmesi, hayal etmesinin bizlerde yarattığı duyguyu sizlerde de yaratacağını düşünüyoruz. 1900’lü yılların başında, Osmanlı paşalarının bıraktığı konak mirası bugün de güzelliğini korurken, 1400’lü yılların ikinci yarısında başlayan kentin yolculuğuna, Romanlar ve Müslümanlar hep tanıklık ederken, bir dönem onlara Rumlar, Ermeniler, Museviler de eşlik etmişler. Her inanç, her kültür, kendinden bir şeyler bırakmış, kendi kültürünün bir parçasını da bu kentte yaratmış… Dün öyleymiş, tıpkı bugün olduğu gibi… 
 
OLAY: Kent üzerine çok önemli çalışmalarınız var, bu çalışmalar toplumda karşılığını da buluyor, bu durumun gerekçesi nedir?
İsmail Erten: Baştan belirtmeliyim ki, ben bir mimarım, mimarlık mesleğimi çok sevdiğimden ve mimarlığın ulusal politikasını yaptığımdan, bir çok meseleye bakışım bu temelden olmaktadır. Bu durumun bazı alanlarda mesleki deformasyon yaratması da mümkündür. Ne yazık ki çoğu zaman “düşündüğümüz gibi yaşamak” yerine “yaşadığımız gibi düşünürüz”. Dolayısıyla bir mimar olarak yaşadığım Çanakkale’de, genellikle bir mimar gibi düşünüyorum. Bu durumun sonucu olarak, bütün kent okumalarımda, tarihsel verilerde, geleceğe bakışımda mimar bakış açısı temel belirleyicidir.
 
OLAY: Kentin kuruluşuyla başlayalım... Nasıl kurulmuş kent ve nasıl gelişmiş?
İsmail Erten: Çanakkale, kent olarak kurulmamıştır. Çanakkale, 1462-63 yıllarında savunma amaçlı kale olarak kurulmuştur. İstanbul alındıktan 10 yıl sonra Ege ve Akdeniz den gelen saldırıları engellemek amaçlı olarak, şimdiki adı Çimenlik Kalesi olan, o dönemde Kaleyi Sultaniye adıyla kale kurulmuştur. Kalenin kurulması birlikte kaleye ilk yerleşenler kalede görev alan askerler, bürokratlar ve benzeri devlet erkanı olmuştur. Kalenin hemen denize göre arkasına, yani doğusuna, Sarıcay tarafına doğru Fatih Camisi ve civarına, ‘Cami Kebir’ yani büyük cami adıyla ilk Müslüman Mahallesi`nin kurulduğunu görüyoruz. Kalenin inşa aşamasında görev alan Romanlar kendi mahallesini kurmuşlar, yine hemen onun yanında ama Sarıcay tarafına doğru bu mahallenin kurulduğunu görüyoruz. 
Kentin kuruluş aşamasındaki Kale olarak atılan ilk nüvesi, daha sonra kent yerleşimi olarak, Müslüman Mahallesi ve Roman Mahallesi olarak geliştiğini görüyoruz. Burada görüldüğü gibi bu dönem, deniz çok önemli olmakla birlikte, ancak tehlikeli bir durum da arz etmektedir. Yani deniz tehlikenin, saldırıların geldiği yön olarak görülmektedir. Dolayısıyla kaleyi siper alan yerleşimler kurulmuştur. Şu anda denizi çok sevdiğimiz için sahil kıyılarını yağmalayan binalar, evler, yazlıklar, yerleşimler, yapma peşindeyiz. Çünkü deniz artık bir eğlence, güzel bir peyzaj değeri olan bir alan olarak görülüyor. Fakat o dönem deniz, daima tehlikelerin geldiği, korsanların geldiği, silahların patladığı ve savaşların çıktığı bir haldedir.
Hemen ardından kurulan Rum ve Ermeni mahalleleri de denizden uzaktır. Yani şu andaki Cumhuriyet Meydanı ile Çarşı Caddesi arasındaki bölge, Rum mahallesi. Ermeni Kilisesi`nin olduğu mahalle ise, Ermeni Mahallesi olarak bu dönemlerde kuruluyor. Havra ve civarına baktığımız zaman 1750’lerden sonra Sarıçay kenarında depolarıyla kurulan bir Musevi Mahallesi`nin olduğunu görüyoruz. Deniz hala tehlikeli olan bir alan olması dolayısıyla denize dik istikamette, kaleyi siper alan bir kentsel büyüme ve gelişmenin Osmanlı`dan Cumhuriyete kadar olan süreçte yerleşim yerlerini görüyoruz. 
 
OLAY: Osmanlının son Dönemindeki farklı kültürlerin mimari yapıları da farklı mıydı?
İsmail Erten: 1840, önemli bir tarihtir. 1840’a kadar baktığımızda, Müslümanlar, Romanlar, Rumlar, Ermeniler ve Museviler ile 5 farklı kültür kente yerleşir. Bu 5 farklı kültürün yer yer birbirlerine değseler de aslında mahalle ölçeğinde, farklı fiziki yerlerde yer aldıklarını görüyoruz. Bunlar çoğunlukla bir dini mekan etrafında örgütleniyorlar. O zamanlarda dini mekan, bütün inançlar için önemli, insanların sohbet edip, birbirleriyle sosyalleştikleri, kültürel alışveriş yaptıkları bir mekandır. Farklı fiziki coğrafyalardan, ayrı mahallelerden olmalarına rağmen tespitimiz, aslında mimari farkların olmadığı yönündedir. O dönemden kalan yapılara baktığımda, yapı malzemeleri, yapı teknikleri, bina cepheleri olarak çok fark göremiyorum. 
Ancak bir başka alanda farklılık var. Bu farklılık, sokak dokularında buluyor. Osmanlı veya Müslüman Mahallesi`nin Anadolu`da çok tipik bir örneği olan kıvrımlı yollar, yani organik sokaklar, küçük küçük Meydancıklardan oluştuğunu görüyoruz. Mesela Yalı Meydanı, çok güzel bir meydandır. Fatih Camisi Meydanı, roman mahallesinin meydanı,... Böyle beş altı tane sokağın birleştiği Osmanlı meydancıkları ve buna ulaşan ve düz olmayan, kıvrımlı yollardır. Müslüman mahallesi böyle bir sokak dokusuna sahipken, Rum Mahallesi’ne baktığımızda aksiyel sokak dokusu hakimdir. Şu andaki Saat Kulesi`nden Kemaliye Sokak dediğimiz doğuya ve içeri doğru giden dik bir aks ve ona çıkan sokaklardan oluşan bir mahalledir. Musevi Mahallesinin ise, dama plan tipi denilen ve dik sokaklardan oluşan bir sokak dokusunun hakim olduğu bir mahalle olduğunu görüyoruz. Farklılıkların sokak dokuları birbirine göre değişiktir, ama yapı ve malzeme, form ve biçim açısından çok farklılık gözükmüyor. Farklı görmüyorum derken, aslında bu yapıların günümüze çok ulaşmadığını da görüyoruz. Birkaç dini yapıdan öte başka bir şey göremiyoruz. Mesela Fatih Camisi, son dönem mimarisidir. Aslında orijinal haline dair hiçbir belge yoktur. Belki daha küçük ve bahçesi geniş bir yapıydı. Havrayı incelediğimizde, ilk havranın şu andaki havranın olduğu yerde olmadığını, onun arkasında olduğunu görüyoruz. Bu havranın son yıllarda yapıldığını görebiliyoruz. O döneme ait yapıların, hemen hemen dini mekanlar dahil olmak üzere çoğunluğunun yok olduğunu görüyoruz. 
550 yıllık Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde bu yapıları koruyarak bu günlere taşıyabilseydik, belki de bu farklılıkların mimarisini de görecektik. Müslüman Mahallesi`ne gittiğimizde, ahşap, saçakları geniş olan bir binaları görebilecekken, Rum Mahallesi`nde daha fazla taş ağırlıklı sıva ve tuğla, Musevi Mahallesi`nde daha farklılıkları görebilirdik. Mesela Ermeni Mahallesi zanaatkar oldukları için daha bezemesi olan estetik yapıları görebilirdik. Fakat bunlara ilişkin elimizde o döneme ait yani 1840 öncesinde ait herhangi bir yapısal belge yeterince yok, ama yapılar yıkılmasına rağmen sokaklar yok edilmemiş. Dolayısıyla sokaklardaki farklılıkları görebiliyoruz. Bu zamana göre bir değişim mi, yoksa farklılıklara göre bir değişim mi? olduğu bir tanışmak konusudur. İlk kurulan mahalle Müslüman Mahallesidir. Acaba Müslüman Mahallesi kendi kültürüne uygun organik sokak dokusunun korurken, Çarşı Caddesi’nin öbür tarafına yerleşen Rumlara sadece bir aks boyuna yerleşmek mi önerildi. Musevi Mahallesi, birbirini dik kesen sokakların oluşturduğu bir mahalledir. Yangınlar, diğer afetlerle kıvrımlı ve dar sokaklar yerine, geniş ve dik kesen sokak yapma anlayışı Avrupa başta olmak üzere, Anadolu ve Osmanlı üzerinde de oluşmaya başlamıştır. Dolayısıyla 1750-1800`lü yıllarda o kentleşme akımına uygun bir Musevi Mahallesinin oluştuğu muhtemeldir. Dolayısıyla bu sokak dokuları Musevilerin kültür dünyasında bir durum değil, Rumların Müslümanların yansıttığı bir durum değil, belki de zamanın kendi göstergesi olarak karşımıza konulan bir durumdur. Osmanlı`nın 1840’lara kadar olan dönemine dair, yapısal verileri çok daha fazla okumayı isterdim. Maalesef elimizde kaleden başka çok fazla yapısal kalıt yok.
 
OLAY: Osmanlının son dönemindeki kenti anlatabilir misiniz? 
İsmail Erten: 1839-1840 Tanzimat dönemin başlangıcı yani Tanzimat’ın ilanıdır. Bununla birlikte Osmanlı, kapitülasyonların da arttığı bir döneme girmiştir. Kapitülasyonun anlamı, yabancıya verilen bir ayrıcalık olarak bilinir. Tanzimat’la birlikte yabancılara verilen ayrıcalıkların oluşması ile birlikte Çanakkale de değişmeye başlamıştır. Yabancılara vergi indirimi yapılmaya başlanmıştır. Eğitim ayrıcalığı verilmiştir, ‘herkes kendi eğitim sisteminde okul açılabilir’ denilmiştir ‘Herkes kendine uygun dini mekanlarda daha rahat ibadet edebilir’ denilmiştir. Bununla birlikte özellikle 1840’tan itibaren Çanakkale`nin kimliği de değişmiştir. Bu tarihe kadar Çanakkale, garnizon ve savunma kentidir. Fakat 1840`tan itibaren Çanakkale, ticaret kenti olmuştur, liman kenti olmuştur. 
1700’lülerin sonundan itibaren yavaş yavaş kente yerleşmeye başlayan Musevi Mahallesi, 1850’lerden sonra yani ticaret kenti olmasıyla birlikte, hızla ilçelerindeki Yahudi, Musevi tüccarları bünyesine çekmiş. Biga, Gelibolu, Bayramiç, Ezine, Ayvacık gibi ilçelerden Çanakkale`ye hızlı göç başlayarak, buraya daha çok Musevi gelmiş ve daha çok ticaret oluşmaya başlamıştır. 
Aynı dönemde bir başka göç ise uluslararası ticareti yönlendiren Avrupa’daki bütün ülke ve krallıkların temsilcilerinin, yani ticari ataşelerinin Çanakkale`ye gelmesiyle oluşmuştur. Levanten Mahallesi dediğimiz mahalle, Kilitbahir motor iskelesinden başlayarak, Golf Çay Bahçesi’ne kadar giden şu andaki kordon, sahil kesinminde, büyük ölçekli yapılardan oluşan mahalledir. Bir veriye göre, 30 civarında Avrupa ülkesinin temsilcisi, tüccarlık yapmak için bu kente yerleşmiştir. 
Hem Musevilerin, hem de Avrupalı Levantenlerin kente yerleşmeleri ticareti de katlayarak geliştirmeye başlamıştır. Bunun kente yansımalarına baktığımızda, çok farklı büyüme ve gelişme oluşmuştur. Bir tanesi, Musevi Mahallesidir. İkincisi ise kordon boyunca köşklerin yalıların yer aldığı büyük yapılarla Levanten mahallesidir. Bunun dışında yukarı Çarşı oluşmuştur. Yani aşağı Çarşı dediğimiz şu anda Değirmenlik sokağa kadar olan çarşının doğuya doğru büyüyerek, Halyo Pasajı olarak bilinen Aynalı çarşı merkezli kasaplar Çarşısı`na doğru giden bir Yukarı Çarşı oluşmuştur. Musevi Mahallesi ile birlikte çarşısının da canlandığını görmekteyiz. Sarıcay kenarında Musevilere ait depolar oluşmuştur, çeşitli atölyelerle, depolama tesisleri ile ticaret mekânlarıyla oluşmuştur. Burada fiziki değişimin izlerini hala görebiliyoruz. 
Madam Hattie’nin evi, bir paşa konağıdır, yani Necip Paşa konağıdır. O da Levanten Mahallesi`ne dahildir. Necip Paşa Konağı gibi, şu an Koruma Kurulunun yer aldığı Vali Konağı gibi, hemen altındaki 18 mart ilkokulu olan Hasan Rahmi Paşa Konağı gibi konaklar, aslında son dönem paşalarının yaptığı konutlardır. Yani onlar da büyük bahçeler içinde özel yönetici evleridir. Bu aynı zamanda devletin de bir malı gibidir. Kentin gelişmesi ile birlikte, ticaretin büyümesi ve kent nüfusu artışı ile birlikte kentin idari merkezi de değişmiştir. Bütün yöneticilerin kale içinde yer aldığı bir dönemde 1890`ların ikinci yarısı 1910’lara kadar kentin idare merkezi şu andaki askeri hastane ve kordon`un bitişindeki askeri alana doğru kaymaya başlamıştır. Ve paşa konakları da o bölgeye inşa edilmiştir. O dönem Hasan Paşa`nın yaptığı hama, şimdilerde Seramik Müzesi olan bina, 1904-5’lerde kurulan bir yapıdır. 
O döneme baktığımızda 2’nci Rum Mahallesi olan yani İstiklal İlkokulu-Cumhuriyet İlkokulu’nun olduğu bir bölgede kurulur.  Rumlar büyük ticaretle değil, esnaf ticaretiyle, yeme içme, liman işleri ile uğraşan çok önemli bir farklılıktır. 
1840 ve 1910’lara kadar ulaşan 60-70 yıllık dönem, kentin değiştiği ve en güzel binaların, en güzel çarşıların, en güzel yapıların, en güzel evlerin olduğu bir döneme doğru gitmiştir. Şu anda Çanakkale kentinin Osmanlı dönemine ait mimari yapıları, hemen hemen çoğu 1840-1915 yılları arasında yapılan yapılardır. Simgesel ve estetik bir mimari yaratılmıştır. Bu mimari Avrupa etkileşimlidir. Eklektik mimari dediğimiz kemerleriyle, sütün tipleriyle, üçgen alınlıklı çatılarıyla, pencere tipleriyle, ferforje demirleriyle Avrupa’dan etkilenen bir mimari yapısal dönemdir. 
 
OLAY: Çanakkale’nin bir başka adı savaşlardır, bu dönemde kentteki değişimler nasıldır?
İsmail Erten: Osmanlı dönemini, böylesine Çanakkale`nin zirvede olduğu bir dönemi bitiren, sona erdiren savaşlardır. Balkan savaşları, Çanakkale/Gelibolu Savaşları ile birlikte 1922`ye kadar olan işgal dönemi ve 1922`lere kadar süren Kurtuluş Savaşı`nın etkileri ile birlikte yoğun sıcak savaşın yaşandığı bir kent görüyoruz. İngilizler gitse de 1923-24 yılında yapılan mübadele ile birlikte müthiş bir demografik değişimi Çanakkale yaşamıştır. 
Bunların kente adaptasyonu 1930`lara kadar sürmüştür ve 1931`den itibaren başlayan Avrupa`daki siyasi değişimler, 1935`te sıcak bir 2’nci Dünya Savaşı`nı çıkar. 1945`e kadar süren 2’nci Dünya Savaşı sınırımızda yer almıştır. Çanakkale bir sahil ve hudut kentidir. Bulgaristan ve Yunanistan da yaşanan 2. Dünya savaşı her an ülkemize sıçrar diye, Çanakkale savaş teyakkuzu halinde 1945`e kadar yaşamını savaşlarla iç içe sürdürmüştür. 1906-1905’lerden 1945’lere kadar 40 yıllık bir dönem Çanakkale`nin sosyal, ekonomik ve fiziki olarak çökmesine, demografik olarak değişmesine yol açmıştır. Savaş halinin sonuçları Çanakkale’de yıpranma ve çöküntü halinde olmuştur. Bir dönem zirvede yaşıyoruz, büyük bir zenginlik, Avrupa`nın önde gelen kentlerinden birisi, birçok Avrupa temsilcisinin yaşadığı, Aryaların, Operaların konaklarında yükseldiği, Kordon gezmelerinin yaşandığı bir kentten, yıkık, dökük, çöküntü, sokaklarında çamurdan ve ekonomik sıkıntıdan başka bir şey olmayan bir 40 yıl yaşanıyor. 
 
OLAY: Cumhuriyetin kente yansımaları ne zaman başlar?
İsmail Erten: Bu 40 yılın sonunda bir başka döneme giriliyor. Ben buna Cumhuriyet ideolojisinin yerleştiği bir dönem diyorum. 1949 imar planı ile birlikte, kente yeni bir imar hareketi oluşmaya başlar. Son dönem araştırmalarında 1937-38 yıllarında aslında bir ferahlama dönemi var. Çanakkale`de 2 tane çok önemli yapı yapılıyor. Bunların ikisi de hastane. Bir tanesi kordonun bittiği yere askeri hastane yapılıyor. Bir tanesi ise devlet hastanesidir. Yani bu yıllarda sağlık alanında Çanakkale`ye çok önemli yatırımlar yapılıyor. Yukarıdaki askeri hastane, savaşlarda bombalandığı için tam olarak sağlık hizmeti verememekteydi. 1920`lerde kurulan devlet hastanesinin ilk adı Memleket Hastanesidir. 18 Mart İlkokulu’nda hizmet verirken, 1937‘den sonra yeni bina Devlet Hastanesi`nde hizmet vermeye başlıyor. 
1949 planına kent yeni bir kimlikle Cumhuriyet ideolojisine uygun, bir imar planı hazırlanıyor. Bu planla birlikte kentte meydan hediye ediliyor. Cumhuriyet Meydanı eski Müslüman Mezarlığıdır. 1940`lara kadar orada defin işlemi yapılmıştır. 1940`lardan sonra mezarlık Balıkesir yoluna taşınınca eski mezarlık işlevsiz kalmış ve 1950`lerden itibaren Cumhuriyet Meydanı kurulmuştur. Cumhuriyet Meydanı ile birlikte yeni akslar oluşmuştur. Balıkesir yolu kordona geldiği zaman biterdi, daha sonraki yapılaşma ile birlikte kordondan Cumhuriyet Meydanı`na doğru, şu anda Kordon dediğimiz çift şeritli yol yapılmaya başlamıştır. Cumhuriyet Meydanı`ndan Demircioğlu Caddesi olarak bilinen cadde, denize dik olarak çıkartılmıştır. Denize paralel olarak kurulan iki tane caddenin, birisi İnönü Caddesi, diğeri Atatürk Caddesidir. 
Bu plan, konut alanlarının Sarıçayın karşısına (harmanlık, plaj mahallesi veya Barbaros mahallesine) geçilmesini ön görmüyor. Bununla birlikte simge yapılar da oluşmaya başlar. Çanakkale Valiliği, eski fen lisesi, Erkek Endüstri Meslek Lisesi, Kız Endüstri Meslek Lisesi, karayollarının olduğu bina, Tarım Müdürlüğü, bu yapıların çok azı tescilli. Mesela Erkek Sanat Okulu dediğimiz Endüstri Meslek Lisesinin yanından geçtikçe hayran kalıyorum o binaya. Bunlar hep erken Cumhuriyet mimarisinin bize yansıttığı mimari yapılardır. Bunlarla birlikte mesela stadın yeri bu plana işlenmiştir. Bu plan, yeni bir ticaret alanını öngörmüyor. Ticaret alanı eski yerinde kalacak diyor. Şu andaki Çarşı Caddesi ve civarında ticaretin kalmasını öngörüyor. Halbuki Cumhuriyet Meydanı ile birlikte yeni bulvarlar açılıyor ve bu bulvar ve caddeler ticaret olarak gelişmeye başlıyor. Her plan içinde eksiklikler taşır. Bu plan da yeni ticaret alanının Cumhuriyet Meydanı ve civarında gelişmesine dair bir öngörüsü olamamış. Cumhuriyet Meydanı hep bir idari merkez olarak görülmüş. 
 
OLAY: Göç ve kentin büyümesi ne zaman başlar?
İsmail Erten: İlk plan eksikliklerini, yetersizliğini çok geçmeden, 1960 ve 70`li yıllarda gösteriyor. Mesela 1960`lı yıllara baktığımızda kentin güneyine doğru yeni bir yerleşim süreci yaşanıyor. Orada zaten tahta köprünün arka tarafında Tatar Mahallesi vardı. O bölgeden başlayarak 1963-64’lü yıllarda yeni imar planı ile birlikte bu bölgeye 2 katlı bahçeli evler şeklinde bir konut alanı öngörülür. Buna bağlı olarak da Sarıcay üzerine köprüler kurulmaya başlanır. Daha önce sadece güneye doğru, tarlalara veya bağ-bahçelere doğru bir geçiş güzergahı olarak kullanılan Sarıcay, yerleşim çoğalınca daha sık geçilmeye başlanıyor. Daha sonra Atatürk Köprüsü ve Tahta köprü dediğimiz köprülerin yapıldığı döneme giriliyor. Barbaros Mahallesi`nin ilk nüvesi 60`lı yıllardan itibaren kurulup hızla gelişmeye başlıyor. 
Öbür tarafta 1960`lı 70`li yıllara baktığımızda, Hastanebayırı’na doğru bir gelişme yaşanıyor. Yani 1960`lı ve 70`li yıllarda aslında Menderes`in tarımdaki reformları, Marshall planının sonuçlarını biz Çanakkale’de 1960`lı ve 70`li yıllarda görüyoruz. Çanakkale`nin şu andaki yerleşikleri, 60`lı ve 70`li yıllarda göç edenlerdir. Bu yerleşiklerin de çoğunluğu Çanakkale`nin kendi kırsalından, ilçe ve köylerindendir. İlçe ve köyler tarım politikası ile birlikte kente göç etmiştir. Daha sonra sosyo-kültürel bir ihtiyaç olarak göç katlanarak artmıştır. 
1945`ten sonra, askerler çekildikten sonra Çanakkale`nin nüfusu 8 bindir. 70`li yıllara gelindiğinde bu 8 bin 4’e, 5e katlanmıştır. Dolayısıyla katlanarak oluşan ilk göç 60-70’lerde oluşmuştur. Fakat bu, köylerden gelen kırsal göçtür. Orta ve alt gelir grubu Barbaros Mahallesi ve stadyumun arka tarafındaki İsmetpaşa Mahallesine yerleşir. Çanakkale`nin ekonomik olarak daha iyi toprak zenginlerinin ve benzerinin yerleştiği yer ise Çanakkale Kordon Boyu ve hastane bayırı mevkidir. Yani sosyal bir statü farklılığı vardır 60`lı ve 70`li yıllarda. Kordon Boyu Çanakkale`nin zenginlerin oturduğu bir mahalle haline dönüşmüştür.
 
OLAY: 1980 darbesi ve sonrası gelişmeler nelerdir?
İsmail Erten: 1980 darbesi, Çanakkale’de noktasal ve önemli yapıların inşa edildiği dönemdir. Belediye sosyal tesisleri (kültür) 1982 yılında yapıldı. Arkasında bulunan şuanda yıkılmış olan kütüphane ve tiyatro salonu, kütüphanenin hemen önündeki mevcut binanın galeri haline dönüşmesi, İskele Meydanı`nda bulunan ve şimdilerde yıkılan Anafartalar Oteli olarak bildiğimiz Özel idare binası bu dönem binasıdır. Eski garajın da bulunduğu sonradan yıkılan Belediye binası, emniyet ve PTT binaları, hastaneye yapılan eklentiler, hep 1980 döneminin binalarıdır. 
O dönemin bir başka binası da arkeoloji müzesidir. Maalesef bu saydığım binaların birçoğu da yıkıldı. Şu anda arkeoloji müzesi de yıkılmakla karşı karşıya. 
İki anlayıştan söz edeceğim. Birincisi, yukarıda ifade ettiğim 1980 dönemi, simgesel yapıların kente serpiştirildiği bir anlayışıdır. Muktedir olan iktidar bina yapma ve simgeleştirme gücünü kullanmıştır. İkincisi ise, 84-85’li yıllarda imar yetkisinin belediyelere verilmesi ile birlikte, 1985 sonrası ve 90`larda Belediye meclisleri rant meclislerine dönüşmeye başlamıştır. Dolayısıyla kent hızla genişlemeye ve yükselmeye başladı. Bu durum bütüncül ve ilkeli, bilimsel bir planlamayı değil, yandaşlara imar rantı dağıtımına yol açtı. Bir bakıyoruz bir yanında 3 katlı bir bina var, diğer yanda 5 katlı bir bina var. Bir tarafta iki katlı bina var yanında 6 katlı bina var. Yani parsel bazındaki kat ve kitle artışlarının olduğu, siyasi iktidarın belediye meclislerinde özel imtiyazların alındığı bir döneme girildi.
 
OLAY: Günümüze doğru kentin gelişme süreci nasıl olmuştur?
İsmail Erten: 1990`larda site mimarisi, kooperatifleşme dediğimiz bir mimari oluşmaya başladı. Bu hem yeni Kordon bölgesinde oluşmaya başlarken, hem de Esenler Mahallesi`nde oluşmaya başladı. 90’lar ve 2000 yılların adını koyarsak; “yükselen kent” dönemi demeliyiz. Öbür taraftan 1992 yılında kurulan üniversite, kente kimlik kazandırıyor.
Yine bu döneme baktığımızda iki tip tartışma yaşanıyor. Birisi ‘bu kent, Bursa gibi, İstanbul gibi, metropol kenti olsun sanayi gelsin gelişme yapalım’ diyor. Öbür tarafta ise daha çok sivil toplum ve kentli entelektüeller “yaşanabilir ve küçük kent özlemi içinde” hedeflerini ifade ediyor. Bunun yanı sıra “tarihi kimliğin korunmasını” istiyorlar. Yani bu dönem yoğun ve çatışmalı tartışmaların yaşandığı bir dönemdir. Bu anlamda çok ciddi, kenti ilgilendiren dönüşümler, bu dönemde çok fazla yaşanmamıştır. 
Dolayısıyla bu tartışmalar yeni kavramlar oluşturmuştur, katılımcı yönetim gibi... Kent kendi geleceğini 2005’lere kadar tartışa biliyordu. Fakat 2005 ve sonrası ve de bizatihi bugün, kent kendi geleceğini maalesef tartışamıyor. Yani ben 2005`ten sonraki dönemi değerlendirdiğimde bunu görüyorum. Yani kente dair kararların daha önce tartışılabilir, sivil toplumun aktif olduğu, basının kamuoyuna çok önemli mesajlar verebildiği bir dönemden, sivil toplum örgütlerinin parçalanarak yok edildiği, siyasete entegrasyonlarının sağlandığı, icazet alan yapıların oluştuğu ve basının sesini duyuramadığını görebiliyoruz. Dolayısıyla günümüzde iktidarın öncü olduğu, baskın siyasi iktidarın tek başına kent kararlarını aldığı, bir dönemden bahsediyoruz. Çanakkale`de son 10 yıllık süreci böyle değerlendirebiliriz. 
Fakat son dönemde dönüşen bir başka şey var. Mesela AVM kültürü hızla Çanakkale’ye yerleşti. Dolayısıyla ilk olarak eski otogarın orada küçük bir AVM yapıldı, daha sonra güneye doğru hızla 2-3 AVM yapıldı. Şu anda kentin içi tamamen o tarafa akıyor. Yani dolayısıyla dünyadaki küresel alışveriş kültürüne doğru bir dönüşüm yaşanmıştır. Bunun sonucu olarak kentin gelişme yönü kuzeydeki Esenler Mahallesinden, güneydeki Barbaros Mahallesi ve Kepeze doğru kaydırılmıştır.
 
OLAY: Merkez ile Merkez dışı ilişkisi nasıldır?
İsmail Erten: Birçok kurum kuruluş bu dönemde kent merkez dışına çıkmaya, yani desantralizasyon uygulamaya başladı. Adliye binası, hastane, müze, tiyatro salonu, Anafartalar Otel yıkılarak veya taşınarak desantralizasyon oldu. Bu döneme bir kavram geliştirilecekse bunun adı “merkezden taşınma” olmalıdır.
Bu yeni anlayışın yanı sıra mekanların yeni işlevlerle dönüşme, dönüştürme süreci de hızla yaşanmaya başlandı. Mesela tekel şarap fabrikası yıkılarak yerine AVM oldu, Petkim yıkılarak yerine çok katlı bir lüks site kuruldu, Sümerbank işlevsiz hale getirildi yıkılacak ve dönüşecek. Dolayısıyla bir dönüşme süreci başladı. Bu dönüşme sürecinin sadece bu tür simgesel yapılar üzerinde değil, konut alanlarına da yansıdığını görüyoruz. Mesela Barbaros Mahallesi, 60`lı yıllarda iki katlı bahçeli evlerden oluşan bir mahalle iken, bugün en az 4 katlı olan Ana caddeleri 5 ve 6 katlı konutlarla dolan bir kent parçası haline dönüştü. Bu da kent rantını arttırarak dönüştürmenin bir başka yöntemiydi. 
 
OLAY: Kent kimliğinde mimari yapıların önemi nedir?
İsmail Erten: Bütün bu tarihsel süreçte, bu kentte bizi mutlu edecek 2 şey var. Bir tanesi katılımcılık, ikincisi ise kentin kimliğidir. Bu kent kimliği, sosyal kimlikte de olabilir, kültürel kimlikte de olabilir, fiziki kimlikte de olabilir. Ben, bir mimar olarak fiziki kimliğin her dönem mimari simgeleri ile birlikte kurulup yaşatılmasını isterim. Yani 1980`li yıllarda bu kentte eğer kooperatifçilik anlayışı varsa, o kooperatifçilik anlayışının bir dönem olarak korunması gerektiğini düşünüyorum. Afet riski taşıyorsa yıkılmaması için güçlendirilmesini isterim. Biz ne yazık ki korumacılık ve tarihi kimliğe sadece Osmanlı ve daha önceki dönem olarak bakıyoruz. Bence 1949 planı, çok önemli bir planlamadır. Bu planla oluşan dokuyu sahiplenebilecek bir anlayış ve koruma bilinci gerekiyor. Bütün bu yapılar korunabilirse biz bugün kimlikli yaşamanın bizi mutlu edebileceği bir kentte yaşamış oluruz. Hiçbir bağlantı kurulmadan oluşan yaşamlar, ne yazık ki çok fazla bir anlam ifade etmiyor.
 
OLAY: İktidar mimarlığı olabilir mi?
İsmail Erten: İktidarlar kendi dönemlerini kalıcı hale getirebilmek için simgeler yaratmak zorundadır. Kalıcı simgeler mimari yapılar ve çevre ile oluşur. Bayraklar değişebilir, logolar, tabelalar eskiyebilir, sosyal kültürel simgeler uçuşabilir, ama yapılar 100 yıldan fazla yaşarlar. Dolayısıyla her iktidar yönetime geldiği dönemde kendi yapı tarzı ve mimari estetiğini oluşturma gayreti içindedir. 
Osmanlı döneminde yaşanan bu tür simgesel forumlar, cumhuriyet döneminde de yaşandı. Yani Cumhuriyet gelmiş buraya meydanını kurmuş, sokak dokusunu vermiş. Erken Cumhuriyet mimari yapıların oluşturmuş, geç dönem Cumhuriyet mimari yapılarını oluşturmuş. Daha sonra farklı bir iktidar, farklı bir rant ekonomisini yükseltmiş. Dolayısıyla her dönemin iktidar simgeleri kentte varlığını gösterir. 
İktidarlar bunu iki türlü yapma gayretindeler. Bir tanesi yeni ve boş alanlara simge mimari yapılar yapılmakta, diğeri ise vandal bir şekilde kendinden öncekileri yok farz edip, yıkarak yapma peşindedir. Burada yanlış olan var olanı yıkmak, mesela bir Cumhuriyet mimarisi olan Çanakkale Devlet Hastanesi`ni veya Çanakkale Arkeoloji Müzesi`ni yok etmektir. 
(Seçkin Sağlam)
© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER