Ofreneion'dan Erenköy'e... (13)

23.05.2021         

Adı: Erenköy Anlamı: Tarih, mitoloji, kültürdür... "ÖTEKİ"lik köleci toplumla başlamıştır.

Köleci toplumlarda "ÖTEKİ" yönetenlerin var olma nedenidir. Varlıklarını da bu yolla sürdürmüşlerdir. 
 
"ÖTEKİ"nin olmadığı bir toplumu düşünmek zordur. Ötekinin olmadığı bir toplumda kimlikten, toplumsal gruplardan söz etmek olanaksızdır. "ÖTEKİ", olumsuzluklara kaynak gösterilebileceği gibi, olumlu şeylerin gelişimine hizmet edebilmesi de mümkündür. Rekabeti yaratması, olumlu işbirliklerine kaynaklık edebilmesi gibi, "öteki"`nin olmadığı bir toplum arayışı anlamsızdır. "Gül dikeniyle güldür..." Anlamlı olan arayış, bir toplumda çatışma yaratmayan, dışlayıcı olmayan "öteki" anlayışlarının nasıl kurulacağıdır. Burada anahtar kavram, ötekileri yaratan bizlerin bir üstünlük iddiası taşımamasıdır. Bizler ve ötekiler, hiçbir biçimde üstünlük ima etmeyen farklılıklar üzerine kurulduğunda ya da içten ve dıştan sürekli olarak eleştirilerek, üstünlük iddialarından arındırılarak sadece farklılıklara indirgendiğinde bir sorun kalmayacaktır. Bu farkılılıkların bir arada yaşandığına örnek kentlerimiz geçmişte vardır. Diyarbakır-Sur ilçesinde gözlemlediğim bir kilometrelik bir alan içerisinde, 50-100 metrelik aralıklarla, Rum Kilisesi, Cami, Ermeni Kilisesi, Havra, Süryani Kilisesi, Keldani Kilisesi, Yezidi Kilisesi gibi ibadet merkezleri bir arada olmaları ve yüzlerce yıl bu ibadet merkezlerinin cemaatleriyle birlikte yaşamaları "öteki" yerine farklılık anlayışıyla yaşamaları güzel bir örnektir. 
İNSAN CİNSİNDE SAF BİR IRK VAR MIDIR? 
İnsan cinsinin saf bir ırkı yoktur. Tek bir genetik havuzdan gelmişler, dünya üzerine yayılarak karışmışlardır. İnsanın tek bir türü vardır, o da HOMO SAPİENS`dir. Farklılıklar kültürel kaynaklardır. Ulus, din, dil ve coğrafi bakımdan farklı gruplar arasında zeka farklılığı yoktur. 
 
Önyargılarla, algılarla, çıkar ve menfaat için ırkçılıktan beslenenler, varlık nedenleri ırkçılık olanlar, nedeniyle ırkçılık savunulmakta ve varlığını sürdürmektedir. Önyargı öğrenilen bir davranıştır. Ailede büyüklerin önyargıları, küçüklerin önyargılarını önemli ölçüde etkiler. Çocuklar önyargılarının önemli bir bölümünü daha okula gelmeden ailesi içinde edinmektedir. Her insan belli bir önyargılarının toplamına sahip olarak yaşamını sürdürmektedir. Yani doğru olarak kabullendiğimiz "yanlışı", beynimize "doğru" olarak monte edersek, bundan kurtulmak zordur. Albert Einstein`ın atomdan daha zor parçalandığını söylediği şey, önyargıdır... Bunu toplum bazında bilimsel ve artniyetli müdahalelerle işlersek, işte o zaman genelleşmiş önyargıdan kendimizi zorlasak da, "ötekinin" "ötekiliği" konusundaki genellemelerden kurtulamayız. Bunlar pekiştirilirse diğer gruplara karşı vaziyet almak, sosyal mesafe koymak "NORM" haline gelir. Zamanla nefrete dönüşür. Farklılıklar tehdit olarak algılanır. Bu farklılıklar yoluyla, güzel şeyler çıkıyordu ortaya, Müslüman ve Hıristiyan olarak aynı coğrafyada yaşayan toplumları, birbirinden ayıran o kadar az şey vardı ki, o coğrafyada yaşayan toplumlarda, birbirlerine bağlayan, benzeyen daha çok şey vardı. Önyargıları ortadan kaldırırsan, ayrı sayılacak bir şey kalmazdı. 
CEYİZ HAZIRLIKLARI 
Düğünden önceki hazırlıkların başında çeyiz hazırlığı gelirdi. Evlenecek olan kız, doğduğu günden itibaren annesi, anneannesi ve yakınları tarafından kızın çeyizi hazırlanmaya başlardı. Yıllarca hazırlığı süren, el emeği göz nuru çeyiz ürünleri, Cuma günü, damadın yeni yaptırdığı evde sergilenirdi. Sergilenenler arasında, yeni kurulan bir evin tüm ihtiyaçları, gelinin annesi ve yakınları tarafından tamamlanmış olurdu. Ziyaretçiler, çeyiz sergisini gezdikten sonra kızın ailesini takdirlerini sunarlardı. Cuma gecesi sergilenen çeyiz toplanır, bohçalara konurdu. Cumartesi sabahtan, köyün gençleri kızın evine gelir, bohçaları alarak müzik eşliğinde kızın çeyizi damadın evine götürülürdü. Klarnet, keman ve borazanla yol boyunca, gelinin bohçaları geçiyor diye bağırılırdı. Gençler yol boyunca oyun oynarlar, Uzo veya kendi yaptıkları şaraptan içerlerdi. Herkes müzik sesine camlardan bakarak çeyizi ve oyun oynayan gençleri izlerdi. Her bohça, altın sarısı kurdeleyle ve çiçeklerle süslenirdi. Öğleden sonra büyük meydana gelince kalabalıklaşır, gelin için şarkılar söylenirdi ve oyunlar oynanırdı. Gelin meydana gelir, yakınları meydanda gelinin saçlarını tararlardı. Şarkılarla geline eşlik ederlerdi. Gelin hazırlıkları akşama kadar devam ederdi. Damat dışında herkes, gelinin evine gider, eğlence gelinin evinde devam ederdi. 
 
Pazar sabahı herkes dinlenirdi. Sabahın erken saatlerinde damat, ailesi, sağdıç ve akrabalar müzik eşliğinde yürüyerek, gelini almaya giderlerdi. Gelinin kıyafeti, deniz mavisi veya pembe bir elbise giyerdi. Gelinin saçları çiçeklerle bezenir yanakları pudra, dudaklara çok az kırmızı sürülürdü. Bu makyajı hiç yapmayan da olurdu. Aile yakınları en temiz ve şık elbiselerini giyerlerdi. Kimi yakınlar göğüslerine bir çiçek takardı. Çiçeğin amacı, aile yakını olmanın işaretiydi. Düğün töreni bittikten sonra damat gelini alıp yeni evlerine götürürdü. Gelinin arkasında akrabalar ve sağdıç yer alırdı. Ailenin yakınları, evlerinin önünden geçenlere düğün şerbeti ikram ederlerdi. Her renkten şerbet yapılır, şerbet kokusu mahalleye yayılırdı. Gelin ve damat eve vardıkları an düğün şöleni başlamış sayılıyordu. Kalabalık bir kadın grubu evde düğün için yemek pişirirdi. Izgaradan zeytinyağlıya, salatasından balık çeşitlerine kadar çok zengin yemek çeşitleri hazırlanırdı. Eğlence sabaha kadar sürerdi. Düğüne katılanlar yorgun düşene kadar şarkılar söyler, dans ederlerdi. Pazartesi gecesi sağdıç, aile yakınları ve bütün evlilere yemek verilirdi. Herkes kendine göre bir şeyler yapar folyo kağıtlara sararak bakır tencerede genç evlilere götürürdü. Perşembe günü "Düğün lokumu" yapımı ile başlayan düğün, bir sonraki Perşembe gününe kadar sürerdi. Yeni düğün töreni 8 gün sürerdi. 8`inci gün, gelin, damat, kaynana kiliseye giderlerdi. Dualar edilip dini tören yapılır ve kiliseden çıkılırdı. Kilise çıkışından sonra, gelin evine ziyarete gelinirdi. Evi ziyarete gelen mutlaka bir hediye getirirdi. Düğünden sonra düğün şekeri verilmezdi. Şeker, düğüne davet amaçlı dağıtılırdı. Şeker minik paketlerde mavi kurdele ile bağlı olarak verilirdi. Davet edilecek şahıs dul kadın ise kurdeleye sarılı olmayan şeker verilirdi. Davetiye şekerlerini gelinin veya damadın kardeşleri tarafından yapılırdı. 
İNSANLIÐIN ORTAK NOKTASI; DOÐUM
Erenköy`de yaşayan bir anne adayının, doğumunun son gününe kadar yaşamında bir şey değişmezdi. Tarlada veya evde işine devam ederdi. Öyle ki, tarlada çalışıp, akşam evine dönerken doğum sancıları tutan ve en yakın bakla tarlasında normal doğum yapıp, tarlaya giderken bebeği karnında, tarladan eve dönerken bebeği kucağında dönenler oluyordu. Genelde doğumlar köyün ebesi tarafından gerçekleştirilirdi. Ebeler, yaşlı, deneyimli, doğum yaptırmada tecrübeli kadınlardı. Doğumu gerçekleştiren ebeye, doğumdan sonra ücret ödenirdi. Ücretin dışında, doğum şekeri, kahve, şeker, sabun, paltoluk kumaş hediye olarak verilirdi. Bunlar, ekonomik durumu müsait olanlar için geçerliydi. Ekonomik durumu uygun olmayanlar için, daha basit şeylerle geçiştirilirdi. Bebek, doğar doğmaz odasının kapısına dikenli bir tel asılırdı. Amaç bebeğin kötülüklerden uzak kalmasını sağlamaktır. Loğusa anneyi, önce papaz görür, gereken dualar edilirdi. Dua okunduktan sonra, papaza kahve ve doğum peksimeti (doğum için özel hazırlanan bir tür şeker, şekerli leblebi ve üzümle hazırlanırdı) ikram edilirdi. Bu özel doğum peksimetlerini vaftiz anne veya anneanne hazırlardı ve doğum evine yollarlardı. Vaftiz anne, aynı zamanda doğum yapan annenin sağdıcıydı. Doğum peksimeti, loğusa anneye, böyle günler için yapılan bir çeşit çörekti. Büyük anneler, vaftiz anne ve bebeğin yakınlarını ziyarete geldiklerinde bebeğe kesinlikle altın takarlardı. Bebeğin doğumundan üç gün sonra, çocuğun geleceğinin nasıl olacağını anlamak için şu yöntemi uygularlardı; Süslü ve renkli bir masanın üstüne, su, tatlı, içki ve evdeki bütün altınları koyarlardı. Çocuk masanın üzerindekilerden hangisine el atarsa o yöne eğilimli olacağına kanaat getirilirdi. 8`inci gün aile yakınları eve toplanır, doğan bebeğin ilk banyosunu yaptırırlardı. Anne, gelenlere baklava ve kahve ikram ederdi. Göbekbağı düşen çocuğun bağı, anne tarafından saklanır, ikonaların üzerine konurdu. Loğusa anne, doğumdan sonra 40 gün evin dışına çıkmazdı. Kırk günden sonra evin dışına çıkabilirdi. Ve çocuğunu kiliseye götürür, şarap, ekmek aldıktan sonra çocuğunu akraba ziyaretlerine götürürdü. Çocuğun vaftiz edilmesi, 3 veya 6 ay içerisinde yapılması gerekiyordu. En fazla bir yaşına kadar beklenirdi. Vaftiz kilisede veya evde yapılırdı. Vaftizden sonra anne, sağdıç ve dostlarına evde yemek ziyafeti verirdi... 

1670
© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER