Ofreneion'dan Erenköy'e... (20)

28.12.2021         

EN SEVDİĞİNDEN SONRA, BİRİNCİ GÖRMEK İSTEYECEĞİN YER: ERENKÖY..!

Biyolojik anneliğini Osmanlı İmparatorluğu, ebe anneliğini İngiltere, Fransa ve Rusya`nın yapmasıyla ortaya çıkan Balkan devletleri ve Türkiye, hızlı bir şekilde ulus inşa sürecine girmişlerdir. Ulus inşa sürecine giren Yunanistan ve Türkiye`nin milli kimliğinin oluşmasında, dinin oynadığı rol ile benzer mücadele içindedir. Yüzyıllık zaman farkı yaşansa da mücadelede temel bir farklılık yoktur. Bağımsızlık savaşları başladığında milliyetçilik, ön plandayken halkın desteğini en üst düzeyde almak için, eski ama güçlü dini sembollerden yararlanmak zorunda kaldılar. Bağımsızlık savaşları bitip ulus devletler kurulduktan sonra, dini kurumların devlet kontrolü altına almaya yönelik programlar hazırlandı ve uygulandı. Yunanistan Ekümenik Patrikhaneyle bağlarını koparıp devletin kontrolünde "milli kilise"yi kurdu. Türkiye "Diyanet İşleri Başkanlığı"nı kurdu. Her iki devlette seküler, modern bir toplum yaratma çabasına girdiler.

Her iki milliyetçilik de kendi etnik grup adlandırmalarını itibarlandırma ve yüceltme çalışmalarına hız verdi. Ortaçağda unutulmaya yüz tutmuş "Yunan" kelimesini pagan kültüründen çıkartmış ve "Klasik medeniyetin" ihtişamıyla özdeşleştirmişti. Ve bu medeniyetin varisi olduğunu savunuyordu. "Türk" kelimesi de, Osmanlı İmparatorluğu`nun seçkin çevrelerinde dışlanmasına yol açan aşağılayıcı kaba anlamından sıyrılmış, "askeri gücü ve güçlü devletler kurmasıyla ünlü" Türkiye Cumhuriyeti`ni kurmuş oldukları gibi, bir ulusun şanını temsil etmeye başlamıştı.Her iki milliyetçilik de, milli dillerini yabancı ve dini unsurlardan temizlemeyi ve ulusun kültürel gelişimine uygun diller geliştirmeyi amaçlayan dil arındırma programlarını benimsemişlerdi. Seküler görüşler bağımsızlığın ilk yıllarında her şeyi kontrol altında tutsalar da, kendi halkları tarafından gerekli coşkuyu yakalayamadılar. Yukarıdan aşağıya yapılanmayı benimseyemediler. Her iki ülkede de halk eski aidiyetlerine bağlıydılar. Tek hamlede söküp atmak çok zordu. Çünkü; bu aidiyet duygusu yeniliklere karşı olmalarından dolayı çıkan karmaşalar, Türk ve Yunan ulusunu inşa edenleri, kısa bir sürede dini yaklaşımlarını yeniden yapılandırmaya yöneltti.

İnsanlık tarihi sürecinde yöneten egemenlerin, bütünlüğün korunmasında, yönetimin kolaylaştırmasında, üretilmiş olan kurgu yapılanması din faktörünü keşfettiler. Böylelikle başta itiraz etseler de yönetimi kolaylaştırmasından dolayı taviz vermeye başladılar. Milliyetçilik ve din kavramlarını birleştirerek "kutsal ittifak" kuruldu. Her iki ülkede milli ve toplumsal bütünlüğü beslemek için önemli bir aparat oldu. "Kutsal ittifak" toplumsal barışta ekonomik krizde, istikrarın teminin de, seçimlerde her yerde, her alanda kullanılan değerli bir kültürel varlık haline getirildi.

Bu "Kutsal İttifak" son aşamada dinin Yunan veya Türk olmanın mutlak ve nihai kıstaı olarak belirlendi. Bu, dilsel yada etnik aidiyetleri milliyetlerinin belirlenmesine yetmedi. Zorunlu Nüfus Mübadelesinde din faktörü temel kıstas olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun geniş topraklarında etnik ve dini topluluklar homojen bir dağılım sergilemiyordu. Homojen ulus devletler kurmaya yönelik girişimler, Osmanlılık örtüsü altındaki topraklarda ciddi yıkımlara yol açması kaçınılmazdı. Bu örtü 1821`de aralanmaya başladı. Merkezden uzak topraklarda Mora`da başlayan ayaklanma bastırılmasının yanında, Osmanlı egemenlik örtüsü altındaki başka başka yerlerde misilleme olarak kendini gösterdi. Olayları önleyemediği için Ekümenik Patrik V.Grigorius bu ayaklananları afonoz etsede 1821`de asıldı. Bu gelişmeler, yeni gelişecek olayların alt yapısını oluşturdu. İmparatorluğun diğer bölgelerine yayılmaya başladı. "Gri bölgede" tarafsız olarak durmaya çalışan Patrikhanenin üst kademelerindeki ruhban sınıf ve üst düzeyde ticaret yapan Rumlar Osmanlı yönetim kademeleriyle uzlaşı içindeydiler ve devrimci hareketlere sıcak bakmıyorlardı. Fakat alt kademedeki ruhban sınıf devrim hareketinin düşüncelerine katılmasalar da, harekete destek veriyorlardı. Örgütlenme çalışmalarına katılıyorlardı. Alev olmasa da Osmanlı coğrafyasında bu düşünceler için için yayılıyordu. Bu düşünceler tamamı Rum olan Erenköy`de yaşayanlarda da filizlenmeye başlamıştı. Erenköy`de yaşayanlar bu gelişmeler karşısında daha fazla kapalı bir toplum olmaya başladı. Dini ve etnik yapılarından dolayı ötekileştirilen toplum mecburen diğerleriyle aralarına görünmeyen duvarlar örüyorlardı farkında olmadan...

ERENKÖY`DE RUTİN YAŞAM..!

Tüm bu gelişmeler etkilerini bu yaşam alanına doğrudan yansıtmamıştı. Ama bastıkları toprak kayganlaşıyordu. Gelecek kötü günlerin alt yapısının ağlarını örüyordu.

YAŞAM VE GELENEKLER

ÖLÜM: Ölüm döşeğindeki bir insana papaz çağrılır, dualar okutulurdu. Ölünün yanında kadınlar kalır, erkekler başka bir yerde ölüyü beklerlerdi. Ağıt bilen kadınlar ölünün üstüne ağıt yakarlardı. Eğer ölen kişi köyün dışından biriyse, yakınları masaya onun fotoğrafını koyup ağıt yakmaya bu şekilde devam ederlerdi. Daha sonra kadınlar sepetler içinde meyve, peynir, şarap ve helva ikram edilirdi. Bu ikramlar mezarlıkta gerçekleşirdi. Cenaze sonrası ölü yakınları dostlarına ölünü ruhu için yemek verilirdi. İnsanlar şarap ve ekmeği aldıktan sonra "Allah rahmetliyi affetsin" derlerdi. Ölü toprağa defnedildikten sonra eve gidilir, ölü evinde yemek, balık, şarap ikram edilirdi. Ölen kişinin elbiseleri yıkanır, yoksullara verilirdi. Ölen kişinin evinde matem havası olduğundan, masa örtüleri, perdeler siyah olurdu. Aile yakınları cumartesi günleri mezarlığa ziyarete gidilirdi. Dualar okunurdu.

AGİOS GEORGİOS YORTUSU: 23 NİSAN

Dini törenlerin en görkemlisi, katılımcısı en yüksek törenlerden biriydi. Çevre köylerden, Çanakkale`den katılım olurdu. Okullarda bayram havası olurdu. Agios Georgios Kilisesi bahçesi dahil dolu olurdu. Köyün her evinde, dışarıdan gelen konukları olurdu. Herkes arife günü akşamı yapılan "ayine" katılır, sabaha kadar uyumazdı. "İsa`nın gökyüzüne çıkmasına kadar" yani gece on iki o saate kadar hiç kimse bir şey yemezdi. Kimi üç gün kimi kırk gün oruç tutardı. Kilisede mucizevi bir aziz ikonasına adaklar adanır, dilekte bulunurdu. Bu ikona Türkler de çevre köylerden gelip dilek tutar adakta bulunurlardı. Hayvanlarının hastalıklardan korunması ve üremesi için hayvanlarda bu ikonların önüne bağlanır ve dilekte bulunurlardı. Törenden sonra bu hayvanlar kurban edilir ve fakirlere dağıtılırdı.

Agios Georgios törenlerinin arefesinde hiçbir kadın kiliseye giremezdi, hastalar dışında.. Bütün kilise alanını yabacılara, gelen konuklara bırakırlardı. Bu kilise törenlerinin bitiminde panayır düzenlenirdi. Panayırda eğlenceler düzenlenir sabahlara kadar dans edilir, şarkılar söylenirdi. Bolca şarap içilirdi. Türkler bu eğlencelere katılmazdı, ama dini törenlerde adak adarlar, dileklerinin gerçekleşmesi için dualar ederlerdi. Kiliseye adanmış olan hayvanlar, geriye alınmaz kilise yönetimince açık arttırmayla satışa çıkartılırdı. Elde edilen gelir kilisenin giderleri için harcanırdı.

AGİOS IOANNİS ( O KOKORAS-HOROZ) AYİNİ:

Agios İoannis Kilisesi: Erenköy`ün çevresinde arazide çalışırken ibadet yaptıkları küçük kiliselerin en büyüğü idi, Erenköy`ün doğu yönünde, yirmi dakikalık mesafedeydi. Bugün bizim "Mandıra" olarak adlandırdığımız bölge kaynak suyu olduğu için "Biet ve Ayazma" olarak adlandırılırdı. Her yıl 29 Ağustos`ta yapılan bu törene köylüler köyün papazıyla bu kiliseye giderler, her aile kiliseye bir horoz getirir, tören bitiminde bu horozlar kilise bahçesinde kesilerek kurban edilirdi. Daha sonra açık arttırmayla satılır geliri kiliseye bırakılırdı. Bu gelenek yüzünden kilisenin adı "horoz kilisesi" olarak kalmıştı.

Karnaval günlerinde köyün gençleri ve çocukları değişik kıyafetler giyer, köyün sokaklarında ve meydanında değişik parodiler yaparlardı. En önemli gösteri "Türk`ün Düğünü`ydü." "Deve" parodisi de önemli gösterilerdi.

1 MAYIS: Bayram olarak kutlanırdı. Toprağın uyanışı, baharın gelişini kutlamak için yapılan bu tören 30 Nisan da başlardı. 30 Nisan da yemekler hazırlanır, kuzu ve oğlak kesilir, paskalya kurabiyeleri yapılır bu kurabiyeler çocuklara dağıtılırdı. Bu kurabiyeden yiyen çocuğun bir yıl boyunca hastalıktan korunup iştahının açık olacağına inanılırdı. Çocuklara verilen bir diş sarımsakta yılan ve böcek ısırmalarından oluşacak zehirlenmeleri önlerdi. "Mayıs Tutmak" için topladıkları kır çiçekleriyle başlarına taç yaparlardı. 1 Mayıs günü köylüler kırlara çıkan yemeklerini yer şarap içer akşama kadar eğlenirlerdi.  


1538
© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
TÜm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun

POPÜLER ETİKETLER