Unvan

05.11.2014         tsavas@comu.edu.tr



Doçentlik sınavlarında ilk sorularımdan birisidir:
“Doçentlik ne demektir, neden doçent olmak istiyorsunuz?”
Bu güne kadar girdiğim yaklaşık 10 civarında doçentlik sınavının hiçbirisinde bu soruya yanıt alamadım.
Felsefeden yoksunuz, bilim felsefesinden daha bir yoksunuz, tarihten bihaberiz, bilim tarihinden daha bir bihaberiz. Akademisyen olacaksın ancak doktoranın ne anlama geldiğini bilmeyeceksin. Akademisyensin ama doçentliğin ne olduğuna dahir bilgin ve fikrin yok.
Bilim ve akademi konusunda kafa yormuyorsan üniversitede akademisyen olarak işin yoktur arkadaş. Çünkü eğer bilim ve akademiye ilişkin felsefeden yoksunsan, bilim ve akademi adına neler yapılması gerektiğini bilemezsin. Hah diyorlar ya üniversiteler yüksek lise oldu diye, işte nedeni tam da budur.
Eğer bilimi yaşam biçimi, akademiyi habitat haline getirmiyorsan ki felsefesini bilmezsen bunlar zaten olmaz, o zaman bilim ve yüksek öğrenimde nal toplamaya devam ederiz. Tabi bazı üniversitelerimiz ile bilim insanları ve akademisyenleri tenzih ederek söylüyorum bunları.
Bilmemek, dar bir dünya görüşüne sahip olmak, bir şeylere geç ulaşmak kötü bir şey değildir. Ancak “görgüsüz” nitelemesini hak edenler, sonradan da olsa içerisinde bulundukları medyumu anlamak için çaba göstermeyenlerdir. Üyesi olduğun ortamın ne olduğu ve nasıl çalışması gerektiği konusunda bu güne değin kafa yormamışsan, davranışlarının o habitatı neye çevirdiğini de umursamazsın. Tek bir düşüncen vardır, nasıl nemalanırım.
Çevrenizdeki bürokratik kaosun ve kurumsal huzursuzluğun başka bir açıklaması yoktur. Bilim felsefesinden ve akademik yaşam biçiminden kaynaklanan akademik teamülleri yok saymanın temelinde bunlar vardır. Tek adamlığa soyunmanın ve tek tek adamlar olmanın nedeni de budur. Hâlbuki üniversiteyi üniversite yapan eleştiri, özeleştiri ve tartışmadır. Kim olursanız olun, ne olursanız olun bilimsel akademik habitat ancak eleştiri, özeleştiri ve tartışma ile yeşerir.
Geçenlerde, arazi çalışmalarımın birisinde Tahsildaroğlu mandırasının sahibi Salman Beyle konuşuyordum. Salman bey özetle, bu gün içerisinde bulunduğumuz sorunların altında tembelliğin yattığını söyledi. O günkü konuşmamızda söylediklerinin birçoğuna katılmasam da bu doğru; en başta düşünce tembeliyiz. Eğer bir bilim insanı (!) her şeyi yaptık, yapacak bir şey kalmadı diyorsa varın siz düşünün. Eğer bir akademisyen (!) öğretimin kalitesizliğini tamamen öğrenciye yıkıyorsa vay halimize. Ama bunlar gerçek, ne yazık ki böyle bilim insanı (!) ve akademisyenlerimiz (!) var. Bundan da daha vahimi bunlar konuşulmuyor bile… Akademik kurullarda bilimsel hedefler oluşturulmuyor; dersler ve ders içerikleri, öğretimin bütününe ilişkin kalite tartışılmıyor.
Bu noktada birden bire herkes öğretim üyesinin bilimsel özgürlüğünden bahsetmeye başlıyor. Hiçbir yerde öğretim üyesinin bağımsızlığından söz edilmiyor ama burası nedense “öğretim üyesi özgürdür” şeklinde savunuluyor. Bağımsızdır kardeş, özgürlükse biz çok daha özgürlükçüyüzdür. Ancak bilim insanı ve akademi özeleştiri yapmak zorundadır. Bu noktada her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, diyebilirsiniz, ama bu farkı açıklamak şartıyla…
Bilim ve akademiye ilişkin en ufak bir kaygısı olmayanların; doktora, doçentlik, profesörlük felsefesinden yoksun olanların fahri unvanların ne anlama geldiğini ve kimlere verilebileceğini düşünmelerini beklemek safdillik olur.
Şu unvanları ayağa düşürmeyin kardeşim!

1235

Yorumlar

Avatar Seçiniz
 
Adınızı giriniz
Yorumunuz
(max 500 harf)

Yorum yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum
 

Yazarın daha önceki yazıları

© 1998 - 2015 Çanakkale Olay
Tüm hakları saklıdır.


E-mail adresiniz ile abone olun