Konuk Yazar

Gülnur YILDIRIM



NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ
 
Geçtiğimiz hafta televizyonda haberleri izlerken bir şaşkınlık yaşadım. Haber bülteninde YÖK’ün aldığı bir karardan söz ediliyordu. Yaşadığım şaşkınlığın sebebi ise bu kararın doğru olmasıydı, habere göre YÖK Fen- Edebiyat Fakültesini bitiren öğretmen olmamaları kararını almıştı.
 
Herkes bilir ki, bu ülkede mesleklerin sınırları çizilmiş tanımları oturmuş değildir. Kimyager öğretmenlik yapar, hekim biyologluk yapar, ziraatçi sağlık hizmeti verir, eczacı bakkallık yapar, inşaat mühendisi dükkan işletir. Durum böyle olduğundan bende kimin işini kimin yaptığı belli olmayan, eğitimde-öğretimde ve üretimde kalitenin düşmesine hatta yok olmasına neden olan bu karmaşık yapının belkide bir düzene gireceği umuduna kapılır gibi oldum. Meslek enflasyonun doruğa çıktığı bu kargaşaya sağlıklı bir çözüm bulmanın ilk adımı atılıyor kuruntusuna mı kapıldım acaba derken  o süre zarfında ben yeni bir şaşkınlığa çoktan düşmüştüm. Bu kez düştüğüm şaşkınlığın sebebi YÖK’ün kararına karşı öğretim üyelerinden gelen açıklamalardı. Onlara göre, karar yanlıştı. Fen- Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin bilgi ve donanım bakımından üstün bir konuma sahip olduklarına da vurgu yapılıyordu. (Bu vurgudaki eğitim fakülteleri ve fen edebiyatlar arasındaki yarıştırma mantığına ağzım açık kaldı) Bu çocukların haklarını savunmaya bu zemin üzerinden kalkışmak yeterince tuhafken bu tavrın bilim adamları tarafından gösterilmesi şaşkınlığımı iyiden iyiye arttırdı. Merakımı bağışlayın ama ya şimdi de eğitim fakültelerindekiler  çıkar da mağduriyetlerini dile getirmeye başlarlarsa işin içinden nasıl çıkarız! Mağdurların mağdurlara karşı olduğu bir polemikten mağdurlar adına nasıl bir fayda çıkarılabilir?
 
Fen –Edebiyat fakültelerinden mezun olan öğrencilerin öğretmen olmaması doğruydu. Ama eğer bu eğitim dalının karşılığı olan bir meslek alanı – yani bir istihdam alanı – oluşturmanın ve sınırlarını çizmenin ilk adımı olsaydı. Öğretim üyelerinin sessiz kalması elbette beklenmezdi. Ama keşke açıklamaları bu mantığı gündeme taşıyan bir tartışmayı ateşleseydi.YÖK’ün kararına karşı yürütülen tartışmalar bu zemin üzerinden yürütülseydi tüm mağdurlar için çözüm yolunun kapısı zorlanmış olurdu.
 
Bu okullardaki gençlerim mağduriyeti çok öncesinden, diplomalarına mesleklerinin adının değil sadece mezun oldukları okullarının adının yazılmasıyla başlamıştı. Niçin biyoloji bölümünü bitirmiş bir gencin diplomasına biyolog, kimya bölümünü bitirmiş bir gencin diplomasına kimyager yazılmadığını hiç düşündük mü? Bu gençlerin ünvanlarını ellerinden alınırken hiç itiraz ettik mi? Etrafımıza bakıp avukatın, doktorun, mühendisin, mimarın, öğretmenin aldıkları diplomayı mesleklerinde kullanabilir olduklarını gördük mü? Fen –Edebiyat fakültelerinden bu şekilde mezun ettiklerimizden-bilinen sayısı 500bini geçmiş olan- öğrencilerin meslek olarak ‘yok’ olduklarını görmedik mi? TUS sınavına girme hakkını biyoloji ve kimya mezunlarının ellerinden alındıklarını duymadık mı? Bu öğrencilerine yapılan haksızlığın başkalarının mesleğini elinden almakla değil kendi mesleklerini yapmalarının önünü açmakla önlenebileceğinin farkında değil miyiz? Sanayi sitelerine bakıp oralardaki çırakların ustaları tarafından nasıl yetiştirildiğini görerek ,bilgili ve donanımlı gençlerin ancak bu şekilde yetişebileceğini anlayamıyor muyuz? Hal böyleyken ‘şimdi  Fen –Edebiyat fakültelerini tercih edenler azalır’ diye hayıflanmanın hangi bilimsel düşüncenin mantığını taşıdığını kendi kendimize soruyor muyuz?
 
Bu yazıyı kaleme alan bir biyolog olarak kafamdan geçen bu soruları lütfen şaşkınlığıma verin. Benim sonuç olarak anladığım odur ki ‘ne iş olsa yaparım’ cı gençler yetişmeye devam edeceğiz. Doğrusu ‘ben mesleğimi iyi yaparım’ diyen gençler yetiştirmek değil mi?