Konuk Yazar

Şahabettin KALFA



GELECEĞİNİ DENİZLERDE ARA
 
 
DENİZCİ BİR ULUS NASIL OLACAĞIZ?
"Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet membasıdır. Osmanlı milletinin tabiatında denizcilik olmayabilir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki, o memleket stratejik politik ve ekonomik durumu itibarıyla denizlere hakim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asya`sı kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlarsa yaşayamazlar. Türkler ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur” Deniz tarihçisi Gv. Yzb. Ali Haydar Emir Alpagut’un (1867-1937) “Donanma İstemezük” başlıklı yazısından.
 
Denizlere ve deniz ticaretine egemen olan devletler; dünya ekonomisi ve siyasetinde de daima önde olmuşlardır. Deniz ekonomisi; daima kara ekonomisine hükmetmekte ve bu ekonomiye sahip devletleri barışta mutluluğa, savaşta da zafere ulaştırmaktadır.
 
Barış döneminde personel ve donanımıyla donanmasını savaşa hazır bir durumda denizlerde dolaştıran milletler, iç politikada devlet güvenliği; dış politikada devlet itibarı; ekonomi politikasında da gelir güvenliği sağlar.
 
Günümüzden 5.000 yıl önce; bu topraklarda yaşayan Troialıların, bu sularda bütün Marmara, İstanbul Boğazı, Karadeniz ve Karadeniz’e dökülen akarsuların üzerinde kurulan bütün kolonilere giden yiyecek, içecek ve madenleri kontrol ettiğini bugün bütün bilim adamları söylüyor. Avrupa’da Rönesans ile başlayan zenginleşmenin temelinin; denizlere ve deniz ticaretine egemen olmalarına dayalı olduğunu unutmamalıyız.
 
Bir zamanlar Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın dediği gibi “…donanmamızın yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapabilecek” yetenekte ve güçte olduğumuzu unutmuşuz.
Bir dönem; Ege’den Karadeniz’e, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar yelken açtığımız mavi sulardaki egemenliğimiz; donanmamızın ve deniz ticaretimizin gelişmesinin ana kaynağını oluşturduğunu unutmuşuz.
 
Çaka Bey, Umur Bey, Saruca ve Yakup Beyler ile başlayan, Barbaros, Turgut ve Kemal Reis, Gelibolulu Piri Reis ile Kılıç Ali Paşa gibi nice usta denizcilerin; Avrupalıların Akdeniz ve Hint Okyanusu’ndaki egemenliğine ve deniz ticaretine engel olabilmek uğruna canlarını feda ettiklerini unutmuş, Kaptan-ı Deryalığı saray adamlarına teslim etmişiz.
 
Turgut Reis’in, padişaha sunduğu: “İspanyolların Doğu Akdeniz’e geçmesini önlemek ve Batı Akdeniz’de harekât yapacak donanmamıza üs kazandırmak için Malta Adası’nın alınması”; Kılıç Ali Paşa’nın, “Amerika’dan Avrupa’ya akan serveti İngiltere, İrlanda ve Norveç kıyılarında yakaladığını, Cebelitarık’ı alarak bu serveti hazineye getirecek bir üs oluşturulması” teklifine sessiz kalmışız.
 
Kapitülasyonlarla, yabancılara geleceğimizi – denizlerde serbest dolaşım, serbest ticaret hakkını - altın tepsi içinde sunmuşuz. Onlar, geçen zaman içinde güçlü bir devlet olurken, biz hasta adam olmuşuz. Bizi iliğimize kadar sömürmelerine sessiz kalmışız.
 
Millî güç ve servetin her şeyden önce denizden, denizyollarından ve deniz ticaretinden oluştuğunu bildiğimiz halde bugüne kadar denizlere arkamızı dönmüşüz.
 
19.yy.dan itibaren açık denizlerde egemenliğini yitiren; donanmasını Haliç’e demirleyerek paslandıran Osmanlı, İstanbul’un korunması için; donanmayı güçlendirmek yerine, Çanakkale Boğazı’na kale üstüne kale, tabya üstüne tabya yaptırarak karaya yönelik çözümler ararken, kendi sonunu da hazırlıyordu.
 
Zaman içinde 100 metreyi geçmeyen -“Hamidiye, Nusrat, Muavenet-i Milliye”gibi - birkaç kahraman geminin ve yürekli denizcilerimizin sonuca tesir etmeyen zaferlerine rağmen; Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki adaları da korumaya gücü yetmediğinden birer birer elden çıkarmış olması denize arkamızı döndüğümüzün kanıtı değil midir?
 
İtilaf devletleri; Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak için, 3 Kasım 1914’te donanmasıyla Çanakkale Boğazı’na dayanması; Mondros’tan Sevr’e ve Lozan’a (1918 –1923) kadar uzanan işgal dönemi; denize arkamızı döndüğümüzün kanıtı değil midir?
 
Bir zamanlar, ya ellerimizle teslim ettiğimiz ya da harp tazminatı olarak el değiştiren, Ege ve Akdeniz’de burnumuzun dibinde sorun yumağı olarak duran adalar; denize arkamızı döndüğümüzün kanıtı değil midir?
 
İstiklâl Savaşı sırasında; Düşman donanmasının her tarafta kol gezdiği sularda, Anadolu’ya silah ve cephane kaçıran askeri ve sivil denizcilerimizin gösterdiği cesaret ve fedakârlık, hangi koşullarda neleri başarabileceklerinin en önemli kanıtıdır.
 
Başkomutan Mustafa Kemal’in İstiklâl Savaşı’nın son Muharebesi’nde söylediği “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir!.. Sözü ile acaba sadece İzmir’i mi hedef gösteriyordu?
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1926’da Denizcilik Bakanlığı oluşturması; Lozan’dan Montrö’ye (1923–1936) kadar uzanan askerden arındırılmış dönem içinde boğazlara, denizlerimize ve kabotaj haklarına yönelik politikaların oluşturulduğu dönemdir.
 
İngilizlerin ünlü tarihçisi Runciman, 3. Türk Tarih kongremize sunduğu bildiri de: “Deniz sorunlarını bilmeyen ya da anlamayan milletler Anadolu’da tutunamamışlardır.” Sözüyle - Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu’da kalıcılığının temel koşulunun denize yönelik politikalar oluşturulmasına bağlı olduğunu- ifade etmektedir.
 
M. Kemal Atatürk, o büyük önder, ölümünden bir yıl önce, 1937 yılında TBMM.’nin açılış konuşmasında, sanki vasiyet eder gibi; “denizi ve denizciliği” Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak hedef olarak gösteriyordu:
“En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticaret ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz. Denizciliği, Türk’ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.” 01 Kasım 1937 M. Kemal Atatürk TBMM. Açılış Nutku’ndan
 
Geçmişte % 90 denizyollarıyla gelen maddelerle beslenen Türk Ulusu, iktisadi olarak doğal bir abluka -zaman zaman ambargo- altında yaşadı denilebilir. İkinci Dünya Savaşından ve sonraki dönemlerden günümüze kadar uzanan süreçte çektiğimiz sıkıntılar bu ablukanın etkilerinden başka bir şey değildir. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin kara politikaları anlayışıyla yönetilmesi; bundan önce olduğu gibi bundan sonrada bu politikalar değişmedikçe milletimizde gelecekte de daha nice sıkıntılar yaratacaktır.
 
Bugün temelini kendi tarım, sanayi ve deniz ticaretine dayamamış olan donanma ve ticaret filolarının askeri ve ekonomik kuvvet sayılmadıklarını, kendi tarihi kaynaklarımızdaki somut örneklerde buluyoruz. Ayrıca A.B.D.’nin, İngiltere’nin, Rusya’nın - Akdeniz dahil - dünya denizlerinde kol gezmelerinin gerekçelerini, Avrupa’nın bizi karadan değil, neden denizden çevirmek istediğini düşünüp, dersler çıkarmalıyız.
 
Bugün; Denizcilik Bakanlığımız bile yokken, İthalatı ihracatından fazla olan T.C. Devleti, ulusal ve uluslararası sularla ilgili denizcilerin yetiştirilmesi, gemi yapımı, ulaşım, ticaret ile yerel yönetimlerin kent-deniz ilişkisi içinde deniz sporlarına yönelik vizyon, misyon, hedef ve politikaları ne ölçüde yakaladığımızın takdirini sizlere bırakıyorum.
 
01 Temmuz günü; Dünya denizlerinde dolaşan Türk Bayrağı’nın önemini kavrayamayanlara; Pirî Reis’i “1470-1554” hatırlamayanlara inat, “denizci bir ulus olana kadar biz buradayız” demek için yakınlarımızla, eşlerimizle, çocuklarımızla Kordon’daki Pîrî Reis büstü önünden geçerken bir dakikalık saygı duruşunda bulun! Sessiz, sakin, kendinden emin...
 
Ve Sen; geçmişten günümüze denize ve denizciliğe gönül vermiş, ömrünü dünya denizlerinde bayrak göstermek uğruna tüketen ve yitiren tüm denizcilerimizden özür dile!
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, geleceği için denizci bir ulus olmak mecburiyetindedir.
Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nın önemini ve kabotaj hakkının anlamını daha iyi anlayabilmek dileğiyle…
 
Heeey!..
Ne duruyorsun be,
At kendini denize
Geride bekleyenin varmış,
Aldırma.
Görmüyor musun,
Her yerde hürriyet.
Yelken ol, kürek ol,
Dümen ol, balık ol, su ol.
Git gidebildiğin yere.
O. Veli Kanık
 
İletişim: E. ileti: kalfa43@mynet.com
 
NOT: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1926’da Denizcilik Bakanlığı oluşturması; Lozan’dan Montrö’ye (1923–1936) kadar uzanan askerden arındırılmış dönem içinde boğazlara, denizlerimize ve kabotaj haklarına yönelik politikaların oluşturulduğu dönemdir. 15 Mayıs 1929’da “Deniz Ticaret Yasası” kabul edildi. 25 Ocak1936’da ise, tüm Kabotaj Hakları Denizyolları`na verildi.ÊDeniz işletmeciliği için ise, 1938 yılında Denizbank kurulmuştur. Denizcilik ve Kabotaj Bayramı ilk defa 01 Temmuz 1935 yılında kutlandı. TÜRKİYE SAHİLLERİNDE NAKLİYATI BAHRİYE (KABOTAJ) VE LİMANLARLA KARA SULARI DAHİLİNDE İCRAYI SAN`AT VE TİCARET HAKKINDA KANUN: Kanun Numarası: 815, Kabul Tarihi: 19/4/1926, Yayımlandığı R.Gazete:Tarih:29/4/1926, Sayı:359, Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3 Cilt:7 Sayfa: 759