Sosyolog ve aile danışmanı Mine Kandaz ile söyleşimizin 3. bölümüne geldik. Mine Hanım'la bugün konuşacağımız ilk konu başlığı sanal aldatma. Danışanlarınızın arasında size bununla ilgili bu tarz konularla ilgili şikâyetle gelen çok sayıda insan vardır diye tahmin ediyorum. Neler söylemek istersiniz?
Maalesef şimdi günümüz aldatma biçiminin dışında bir şey aslında sanal aldatma. Aldatma olarak görülmeyen bir aldatma çeşidi. Çünkü bir fiziksel birliktelik olmayınca genelde toplumlarda bu bir aldatma sayılmıyor ama orada karşı cinsle mesalaşılması, belli bir vakit geçirilmesi, takibe alınması, karşılıklı yazışmalar, karşılıklı farklı duyguları uyandıracak hareketler maalesef aldatma grubu içerisine giriyor. En çok bunun aldatma olduğunu anlatmakta çok zorlanıyorum ben.
Bizi izleyen pek çok kişi de zaten bunun aldatma olduğunu düşünmeyecek ama şu var. Orada vakit geçirirken sürekli sosyal medya üzerinden ve orada mesajlaştığınızda orada birileri takip ettiğinizde yavaş yavaş yaşadığınız insandan uzaklaşıyorsunuz. Ve onunla iletişim kurma sayınız git gide azalıyor. Bir kere zaten bu şekilde kendinden yoksun bırakmayla beraber gelen bir dijital şiddet dediğimiz bir durum ortaya çıkmış oluyor.
Bugünkü söyleşimizin ana konu başlıklarından bir tanesi dijital şiddet ve dijital mobbing ya da popüler deyimle gaslighting. Bütün gençlerimizin dilinde olan şey. Biraz da bu konuya değinelim istiyorum.
Eşler arasında bu bir kopukluk yaratıyor ve orada gördüğü şeyi eşinden bekleme potansiyeli. Şimdi burada gördüğümüz kişi ya da yazıştığımız kişi, hiç tanımadığımız kişi bize çok istediğimiz şekilde cevaplar verebilir. Bizim ruhumuzu tatmin edebilir. Çünkü bizimle yaşamıyor, bizi tanımıyor. Eşimiz de bizi yaşıyor ve en doğal hallerimizi görüyor. En artı, en eksi hallerimizi görüyor. İkisini kıyaslamak, elma ile armudu kıyaslamak gibi. Bu sefer burada yazıştığında beklediği duyguyu eşinden beklediğinde olmadığını görüp "Aa bak o demek ki bunu beceremiyor. Bu daha iyiymiş." dediğinde bu bir dijital manipülasyon ve dijital şiddete giriyor. Birincisi.
İkincisi isim vermeden farklı bot hesaplarla, farklı hesaplarla insanları rahatsız etme gibi bir strateji de çok fazla var. İnsanların peşine düşülmesi, sürekli işte takip edilmesi, sürekli taciz edilmesi, sürekli onun üzerinden bir hareket Buna maruz kalan eş de eşine bunu anlatamıyor ve orada da bir arada kalmışlık duygusu var. Ortaya çıkarsa kendinin sanki bir şeye maruz bıraktığı zannedilmiş oluyor.
Ortaya çıkarmazsa yakalanırsa sanki bilerek ortaya çıkmasını istememiş gibi bir durum ortaya çıkıyor böyle. Çok enteresan kısır döngülere girilebiliyor. Bu nedenle dijital detoks, yani bilgi edinmek için bir şeyler paylaşmak için sosyal medya tamam ama eşimizle sohbet ederek, eşimizle vakit geçirerek ve eşimizin özelliklerinden hangilerini biz beğendik de onunla evlendik.
Bunları hatırlayıp bunları ön plana çıkartıcı ortak aktiviteler kurarak bundan kurtulabiliriz. Yoksa sosyal medyada gördüğümüz her şey bizi muhakkak yaşadığımız insandan daha mutlu edecektir zaten. Çünkü o bizi bilmiyor. Biz onu bilmiyoruz ve gördüğümüz şeyin öyle olduğunu varsayıyoruz.
Bu nedenle dijital detoks saatlerini ben çok öneriyorum. Telefonların bir kenara bırakılıp sessize alınıp bildirim sesi bile gelmeden film izlemeler, yemek yenmesi, birlikte vakit geçirilmesi işte ne kadar yapılabiliyorsa doğada dışarıda özellikle vakit geçirilmesi bu alanda çok kıymetli. Bunların tekrar kendilerini ne kadar mutlu ettiğini gören eşler birbirlerine daha fazla bağlanıyorlar ve hatırlıyorlar.
Ortak aktivitenin sadece yemek içmek ve uyumak dışında bir farklı anlam kazanması ve bunun için de çaba harcanması gerekiyor. Siz bir kadın olarak belki futbol maçı izlemekten hoşlanmıyor olabilirsiniz. Bir erkek de televizyon dizisi izlemekten hoşlanmıyor olabilir veyahut da dantel örmekten hoşlanmıyor olabilir ama iki insanın ortaklaşa yapabileceği aktiviteler bunlarla sınırlı değil. Belki bir ortak aktivite bulma çabasına girmek bile bir evliliğin en azından devamı için önemli bir nokta olabilir. Biraz böyle geleneksel bakış açısının dışına çıkmak gerekiyor. Evet, zaten aynı sofraya paylaşıp Aynı eve geliyoruz ya. Yetmez mi? Evet yetmiyor belli ki. Yetmediği için de boşanma sayılarında büyük bir artış görüyoruz.
Özellikle şöyle bir durum var: 16 yılı aşmış evliliklerde boşanma sayısı oldukça arttı. Bu arada 2000'li yılların başından bu yana böyle. Yaş ilerledikçe, evlilik süresi arttıkça çiftlerin bazen birbirlerine Taahhüt süresi mi azalıyor? Yoksa artık beraber keyif yapmak bir yana evlilik bir cendereye ve bir iş yüküne; zorunlu bir ticari ortaklığa mı dönüşmüş oluyor acaba?
Bir kaç dinamiği var bu sorduğunuzun aslında. Özellikle çok uzun süreli evliliklerde ve çocukların evden gitmesiyle beraber birinci etken çocuklar için eğer o evlilik birliği sürdürülüyorsa çocuklar gittikten sonrasında tamam artık benim bu evde durmama gerek yok. Bu insanda bu hayatı istemeden de yaşamama gerek yok deyip ayrılma olasılıkları çok yüksek olabiliyor. Birincisi. İkincisi çocuklar varken çocuk bir dinamik oluşturuyor. Onun yetiştirilmesi, okutulması, büyütülmesi, evlendirilmesi.
Gittikten sonra herkes şöyle bir noktaya gelebiliyor kendinde. Çoğu kişi de görüyorum bunu. Ya ben neden hoşlanıyorum acaba hayatta? Ben ne yapmak istiyorum? Ve o iki kişinin yapmak istediği şeyler birbirine taban tabana zıtsa orada da ayrılık söz konusu olabiliyor. Üçüncüsü çok rutin bir hayat. Yani çocuklar özellikle olduktan sonra karı kocanın birbiriyle olan ilişkisini rafa kaldırması bizim toplumumuzda çok sık gördüğüm şeylerden bir tanesi.
Çocuklarımıza tabii ki vakit ayıracağız. Tabii ki onlarla birlikte olacağız ama bulabildiğimiz alanlarda ve o alanları yaratarak en azından haftada bir yarım saat, bir saat bile olsa karı kocanın baş başa birbirine vakit ayırması ve dediğiniz o ortak ritüelleri, ortak hareketleri paylaşması çok kıymetli. Çünkü evlilik yaşayan bir dinamik, ilişki yaşayan bir sistem beslemediğiniz sürece farklı dinamiklerle bir yere kadar ilerliyor. Bir yerden sonra işte yaşlar ilerledikçe tahammül azalıyor.
Biz kendimizle ilgili ne istediğimizi ve hangi konuda aslında daha başarılı olabileceğimizi ya da neyi yaparsak daha mutlu olabileceğimizi bilmeyen insanlardan buluşuyoruz aslında. Evet, görevlerimizi yerine getiriyoruz. Yemek yapılacak yap, bulaşık yıkılacak yıka fakat kendiniz için bunlar zaten hayatın ritüelleri.
Bunu tek başınızla da yaşasanız, bir aileyle de yaşasanız bunlar ev işleri ve bunlar evin bireyleri tarafından halledilmesi gereken işler. Fakat bunun haricinde siz ne yapmalısınız sorusunun yanıtını zaten önce soruyu sormamayı öğreniyoruz bence. Yok, sen sadece görevini yap. Senin ne istediğinin pek bir önemi yok. Hele ki evliliğe girdikten sonra işte bir çocuk yapılmalı.
O çocuk yetiştirilmeli hususunda kadın da erkek de kendisini neyi mutlu edip; onu geliştirebileceğini zaten sormuyor. Çocuk sizin dediğiniz gibi büyüdüğü zaman orada kocaman bir boşluk oluşuyor. Çünkü görev tanımı bitmiş oluyor. Tabii ki tamamen sonlanmıyor. Hele ki Türkiye gibi toplumlarda çocuk 50 yaşına kadar da sizinle beraber aynı şekilde çocuk olmaya devam eder.
Burada özellikle yeni evli çiftlere bir tavsiye vererek başlayalım. Yeni evli çiftler kendilerini tanıma konusunda önce hangi adımı atmalı? Bir birey, kendini tanımak için; hayattan beklentilerini anlayabilmek için böyle kendisine sorması gereken elzem çok önemli sorular var mı?
Çoğumuz evet bilmiyoruz neden hoşlandığımızı ama ben şöyle tanımlıyorum ve bunu da duyuyorum çoğu kişiden. Bir şeyle vakit geçirirken saatin nasıl geçtiğini anlamıyorsanız o sizin gerçekten hoşlandığınız ve sizi tanımlayan bir şey. Bu bir hobi olabilir, bir vakit geçirme şekli olabilir, farklı bir aktivite olabilir.
Gençlere şunu tavsiye ediyorum; hem birbirlerine bu özel aktiviteleri için bireysel zaman ayırsınlar. Hem de ortaklaşa bu aktiviteleri nasıl bir araya getirerek bunu aktif hale getirebiliriz. Hemen bir örnek vereyim. Biz eşimle dışarıda vakit geçirmeyi zaman zaman çok seviyoruz. Çıkıyoruz, birlikte kahve içmek, bir şeyler yemek en büyük hobimiz. Fakat çıktığımız yerde o tabii erkek olduğu için yapı marketleri gezmeye bayılıyor. Ben de hiç hoşlanmıyorum. Ben hoşlandığım alanlarda dolaşırken o hoşlandığı alanlarda dolaşıyor. Sonra ortaklaşa bir araya gelip kahvemizi içip, sohbetimizi edip, yemeğimizi yiyip eve tekrar geri dönebiliyoruz. Yani bir günü ikimizin de istediği şekilde ve ortaklaşa da verimli geçirebiliyoruz.
Gençler çocuk sahibi olmadan önce kendi heveslerinin, kendi isteklerinin, hobilerinin farkında olurlarsa ve çocuk olduğunda onları bir kenara bırakıp; hayatlarını sadece çocuk üstünden tanımlamazlarsa, ikisini de dengelerlerse çok daha boşlukta kalmayacakları bir hayat kendilerine yaratabilirler diye düşünüyorum kısaca.
O da zaten konumuzun başlığı olan dijital aldatmaları da engelleyecek bir şey. Çünkü zaten buna ihtiyaç duymayacaksınız. Benim neye ihtiyacım var sorusunun yanıtı olarak ya daha doğrusu önce bu soruyu kendinize sorarsanız bir yanıt bulacağınız için dijitalde size sunulan kendinizi mecbur hissetmeyebilirsiniz. Buna benim ihtiyacım yok diyebilmek için önce kendi ihtiyaçlarınızın farkına varmanız gerekiyor.
Kesinlikle. Dijital hazlar ağrıkesici gibi aslında. Dişiniz ağrıyor, ağrıkesici içiyorsunuz geçiyor ama dişinizin çürüğünü tedavi ettirmediğiniz sürece o orada durmaya devam ediyor ve siz ağrıkesicilere bağımlı hale geliyorsunuz gibi oluyor. O yüzden geçici hazlara bu yüzden odaklanıyoruz. Gerçekten haz aldığımız keyif aldığımız şeyleri bilmediğimizden, bilmek için sormamız gerekiyor. Sorarken sorgulayıp üstüne düşmemiz gerekiyor ve o vakti günde yarım saat bile olsa kendimize ayırmamız gerekiyor.
Vaktim yok bahanesini ben kabul etmiyorum artık günümüzde. Muhakkak ona isteyen insan bir vakit ayırıyor. Çocuğu uyurken olabiliyor, geç saatlerde olabiliyor, sabah yarım saat erken kalkıyor. Evet, çok yoğun temposu İnsanlar da var. Anlıyorum ama sevdiği şeye de vakit ayırırken yorulmuyor zaten o insanlar. Bunu yaparken çok keyif alarak yapıyorlar.
O yüzden gençlere de tavsiyem; özellikle dijital detoks saatlerinde oturup düşünsünler ve bu hobileriyle vakit geçirerek dediğiniz gibi sanal hazlar yerine gerçek keyif alacağı şeylere odaklansınlar.
Mine Kandaz ile söyleşiminizin dördüncü bölümünü önümüzdeki hafta okuyabilirsiniz.
Kapak görseli tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.
(HABER MERKEZİ)