havadurum

OKUMUŞ ÇOCUKLAR: ZEUS’UN PROMETHEUSLARI…

OKUMUŞ ÇOCUKLAR: ZEUS’UN PROMETHEUSLARI… Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Coşkun Bakar'ın kaleminden

5924

“Tıp eğitimi, mühendishane ile arkasından gelecek olan harbiye, eğitimde ciddi bir kopuşu beraberinde getirecektir. Bir tarafta geleneksel olandan beslenen ve dini motifle yaşayan eskimiş ulema takımı, diğer tarafta çağdaş eğitimden beslenen, batı dillerini bilen, bir süre sonra fiziken batıyla temas eden, kültürel olarak da değişime açık yeni okumuş çocuklar ortaya çıkacaktı. Bu ikili yapı tanzimat, istibdat, sözde hürriyette giderek daha da ayrılacak, Cumhuriyet’in modern ve geleneksel yüzünü oluşturacaktı. Ve modern yüzünün kurmaya çalıştığı her neyse, halk kitlelerini arkasına alarak kesintisiz olarak iktidara sahip olan geleneksel yüz onu aşındırılmaya çalışılacaktı. Bugün yaşadığımız ve okumuş çocukların ülkeden kaçmak isteğini perçinleyen bu çelişki, yaklaşık iki yüz yıllık bir ayrışmanın, belki de tıbbiyeye dayanan çağdaş eğitim ayrıcalıklarının bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştır.”

(Kaynak: Coşkun Bakar. “Cumhuriyet’in 100.yılında Sağlık, Bilim ve Modernleşme Sancıları” başlıklı söyleşiden. 21 Ekim 2023, Çanakkale.)

Hikâye, Homo Sapiens öncülü bir türün milyonlarca yıl önce diğer canlılardan farklılaşmasıyla başladı. Nedendir bilinmez fakat bu canlı, iki ayak üzerinde durmaya çalıştı. İlk başta çok gereksiz olan bu iş aynı zamanda oldukça zordu. Zira anatomi uzun süre iki ayak üzerinde durmaya izin vermiyordu. Ayaklar vücudu taşıyacak özellikler kazanmalıydı. Önceleri iki ayak üzerinde durmak, beslenmek ve avcıdan korunmak için avantajlı görünmüyordu. Bir de doğum olayı vardı ki, iki ayak üzerinde duran canlının pelvis yapısı doğum için sorun oluşturacak gibi görülüyordu. Buna rağmen kim olduğunu bilmediğimiz birileri ısrar etti ve milyonlarca yıl içinde ayakta durabilen insansı tür ortaya çıktı. İnsansıların ortaya çıkmasının biyolojik sonuçlarının yanında dünya tarihini etkileyecek yansımaları da olacaktı. İnsanın hikayesinin bu başlangıç noktası, diğerlerinden farklı olabilme çabasının bir sonucuydu. Ve tek örnek de olmayacaktı. Öte yandan işler öyle çok kolay yürümedi. Yeni ortaya çıkan canlı, beslenme, üreme ve korunma için ayrıştığı canlılardan farklı alışkanlıklar geliştirmek zorundaydı. Oysa işler yolundaydı, milyonlarca yıldır ormanda diğer canlılarla görünüşte bir denge içinde var olup gidiyorlardı. Ne gerek vardı bu yeniliğe? Milyonlarca yıldır devam eden geleneksel sıradanlık birilerini rahatsız etmiş olmalı ki; eski alışkanlıkları bırakıp zor olanı seçtiler. Bu birileri tarih boyunca insanlığın yürüyeceği yolun öncüleri olacaklardı, bedelleri pahasına…

Dik durmaya başlayınca, önce ayaklar değişecekti. Ağaçlara tırmanmalarını kolaylaştıran, kaçmayı sağlayan ve savaşırken karşısındaki yaralayabilen özellikleri zamanla kayboldu. İki ayak üzerinde uzun süre hızlı koşabilmek çok kolay değildi. Ağaçlara tırmanmak ya da dağlarda dik yamaçlardan geçmek de o kadar kolay olamıyordu. Av bulmak ise eskisinden daha zor olabildiği gibi bu haliyle kendisi de kolay hedef haline gelebilmekteydi. Muhtemelen tarih boyunca bu dezavantajlar yüzünden bazı arkadaşlarını kaybetti, insanımsılar. Öte yandan artık bulundukları yerde beslenemiyorlardı. Başka yerlere gitmek zorunda kalmışlardı. Of! Ne kadar zordu bu iki ayak üzerinde durmaya çalışmak! Ve ne gerek vardı şimdi böyle bir maceraya?

Lakin birkaç milyon yıl içinde işin yüzü değişmeye başladı. Ön ayaklar ellere dönüştü. Beyin diğer canlılardan daha farklı becerileri yerine getirebiliyordu. Eksik yönlerini kapatacak ve onu doğada öne çıkarabilecek aletler yapmaya başladı ilkin. Ses çıkaran diğer canlıların yanında anlamlı sözlerle konuşmaya başladı sonra. Ve beraberinde düşünmeye de başladı…

Bir yandan da doğanın yaşamsal gerçeklikleriyle yüzleşmek zorunda kalıyordu. Ailesi, arkadaşları ortadan kayboluyor ama o nereye gittiğini anlayamıyordu. Oysa vücutları hâlâ onun yanındaydı. Nefes almayan bu vücut bir süre sonra çürüyordu, çok kötü kokuyordu da… Her şey bu kadar olmamalıydı, ne yani üç gün için mi gelmişlerdi bu dünyaya? O zamanlar gerçekten çok az yaşıyorlardı. Mutlaka daha fazlası olmalıydı. Bir şey dikkatlerini çekti; vücut burada kalırken nefes kayboluyordu. Eğer gidilecek başka bir yer varsa, nefes gidiyordu oraya. Ruh diye isimlendirdi nefesi (Pneuma) ve ona ulaşmak için ritüeller yapmaya başladı. Birileri de ruhlarla konuşmayı başardı ve onlardan haber getirmeye başladı. Sadece o değil tabii ki içinde yaşadıkları tabiatın da bir ruhu olmalıydı. Durduk yerde fırtınalar çıkıyor, gökyüzünden ateşler düşüyor, kuraklık oluyor ve hastalıklar görülüyordu. Bunları yapan birileri olmalıydı bir yerlerde, buldular da ve onların öykülerini de öğrendiler daha sonra…

“1. Henüz yukarının adı gökyüzü değil iken,

2. Aşağıya yeryüzü denmez iken,

3. Apsu vardı. [Tanrıların] ileri geleni, babasıydı o.

4. Ve onların hepsini doğuran Tanrıça Tiamat vardı.

5. Ve [Apsu ile Tiamat] sularını birbirine karıştırdılar.

6. Henüz [tanrılar için] bir giparu-evi bile yapılmamıştı, kamış evler kurulmamıştı.

7. Tanrıların hiçbiri ortada yok iken,

8. Esamileri okunmuyor iken, kaderleri yazılmamış iken

9. Suların içinde tanrılar yaratıldı…”

Kaynak: Babil Yaratılış Destanı -Enuma Eliş- (Çev: Selim F.Adalı, Ali T. Görgü) Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul; 2018:3

Milyonlarca yıl önce ayağa kalkarak diğer canlılardan farklılaşan bir tür, şimdi başka bir yöne doğru farklılaşıyordu. Doğayla ilgili mit üretiyor ve başkalarına aktarıyordu. Böylece insan aklı da başka bir biçimde ortaya çıkmıştı. Mit üreten poetik dönem denilen bu evrede insan hem doğa hem de kendisi için şiirsel anlatılar geliştirmişti. Böylece bir yandan içinde bulunduğu doğaya açıklama getirmeye çalışıyor, diğer yandan kabileyi bir arada tutacak anlatılar üretiyordu. Bütün bunların yanında bu anlatılarla yaşadıklarını kendisinden sonra gelenlere aktarıyordu.

“105. Anu dört rüzgârı yaratıp estirdi.

106. [Rüzgârları Marduk’un] eline verdi: ‘Oğlum oynasın!’ dedi.

107. Toz toprak kaldırdı [Marduk], fırtına çıkardı,

108. [Orası] bataklık oldu, Tiamat’ın huzuru kaçtı,

109. Tiamat’ın huzuru kaçtı, gece gündüz telaş içindeydi.

110. Tanrılar rahat edemiyorlardı, [Tiamat’ın] rüzgârlarında savruluyorlardı…”

Kaynak: Babil Yaratılış Destanı -Enuma Eliş- (Çev: Selim F.Adalı, Ali T. Görgü) Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul; 2018:3

Bir süre sonra bu öyküler büyümeye başladı. Öyküleri yazanlar, ruhlarla konuşanlar elinde kılıç bulunduranlarla birlikte öyküleri inançlara dönüştürmeye başladılar. Büyük anlatılar, büyük hayaller ve inançlar kuruluyordu. Yanında da saraylar, tapınaklar, beraberinde şef ile büyücüler ortaya çıkıyordu. Bu öyküler o kadar güzeldi ki, yazılı olmamalarına rağmen yıllarca kulaktan kulağa akıp gittiler. Öykülerin anlatıcıları o kadar güzel süsleyebiliyorlardı ki insanlar, onların peşinden sürüklenmeye başladı. Böylece çok uzun zaman geçti…

Büyücüler sadece öyküler anlatıp ruhlarla görüşmüyorlardı, gökyüzüne bakıp yıldızların hareketlerini izliyorlardı. Yıldızlar sayesinde kehanetlerde bulunurken takvim de yapmışlardı. Ne de olsa ekinler için en doğru zamanı bilebilmek yaşamsaldı. Ya da otları karıştırıp şifalı karışımlar yapıyorlardı. Daha şimdiden gökyüzü, matematik, şifacılıkla ilgili birçok şey öğrenmişlerdi. Ve açıklamalar getirmişlerdi yeryüzünün yaratılmasına yönelik olarak;

“Khaos'tu hepsinden önce var olan,

Sonra geniş göğüslü Gaia, Ana Toprak,

Sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin,

Onlar ki tepelerinde otururlar karlı Olympos'un

Ve yol yol toprağın dibindeki karanlık Tartaros'ta,

Ve sonra Eros, en güzeli ölümsüz tanrıların,

O Eros ki elini ayağını çözer canlıların,

Ve insanların da tanrıların da ellerinden alır

Yüreklerini, akıl ve istem güçlerini.

Khaos'tan Erebos ve Karanlık Gece doğdu

Erebos'la sevişip birleşmesinden.”

Kaynak: Hesiodos. Theogonia-İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu) Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul; 2016:7

İşte tam da burada ortaya çıktı okumuş çocuklar… Büyücülerin şiirleri sıradan insanlar için ne kadar heyecan verici olsa da bazılarını tatmin edemedi. Bu çocuklar başka topraklarda yaşayan insanlarla temas edip onların öykülerini de öğrenince içine doğdukları anlatıları sorguladılar. Kaos ve ardından gelen Hesiodos’çu tanrılar açıklaması Miletos’lu okumuş çocuklara yeterli olamadı. Evrenin bu öyküler dışında başka bir açıklamasını aramaya başladılar.

Önce evrenin nasıl ortaya çıktığı sorusu soruldu. Artık cevap eskisi gibi öykülerden gelmiyordu. Doğanın içinden bir ilk neden (arkhe), başlangıç noktası aradılar. Bu soruyla Homo Sapiens ayağa kalkmasından ve toprağı eşelemesinden bu yana bir kez daha farklılaşıyordu. Bu defa kendi türü içinde bilgeliğin (sophia) peşinde koşmaya başladılar. Ve ilk andan itibaren bu aşk onları diğerlerinden farklılaştırmaya başladı. Öte yandan bu farklılık tarih boyunca toplum ile iktidarlar tarafından çok hoş karşılanmadı. Bu insanlar toplumun o güne kadar alıştığı geleneksel anlatılar üzerine konuşuyor, doğru bilinen ne varsa sorgulamaktan çekinmiyorlardı. Bunun bir karşılığı olacaktı… Milyonlarca yıl önce bir şekilde bazı insanlar iki ayak üzerinde durmayı başarmışlardı. Ancak bu kez peşinde koşulan daha tehlikeliydi. Bu çocuklar akıllarını kullanarak doğayı yani tanrısal olanı açıklamaya yelteniyorlardı. Birileri hadlerini bildirmeliydi, öyle de oldu…

Başlarda ortaya çıktı, gelenekselin okumuş çocuklarla olan sorunu. Gökyüzündeki yıldızları incelerken çukura düşen biriyle hizmetçisi dalga geçti. Bir başkası, göktaşlarından yola çıkarak, güneşin ve ayın dünya gibi sıradan bir gezegen olabileceğini söylediğinde, tanrılara hakaret ettiği gerekçesiyle yargılandı ve kaçmak zorunda kaldı.

Ya insan! Hiç kabına sığmıyordu bu çocuklar, şimdi de insan ile ilgili olanı sorgulamaya başlamışlar ve insanı hiçbir şey bilmediği gerçeği ile yüzleştirmişlerdi. Büyük hadsizlikti ve en ağır cezayı aldı, idam edildi. Diğer bir okumuş çocuk rasyonel sayıları kutsayan bir cemaati rasyonel olmayan bir sayıyla yüzleştirdiğinde aynı akıbeti yaşadı; ölüm… Bir başka okumuş çocuk ki -o bir de kadındı- cinsiyeti bile tek başına yeterliydi rahip sınıfının öfkesi için, parçalanarak katledildi.

İmanlı kalabalıkların öfke arzusu karşısında yalnız kalan savunmasız akıllar, hiçbir zaman kabul göremediler. İslam coğrafyasında da böyle oldu. Daha Peygamberin ölümünden bir yüzyıl geçmemişti ki, Basra’da dini akideleri zahiri anlayışa göre yorumlamayan bir grup okumuş çocuk çıktı sahneye. Büyük kalabalıkların ve merkezi iktidarın inancını sorgulama cüretini gösterdi. Ardından siyasi bir kavganın ortasında buldu kendini ve acımasızca tasviye edildi. Mezopotamya çölleri binlerce yıl sonra yeniden bir vahaya dönecekti ki, çöl tozları üstünden geçti. Yine de başka bir grup Bağdat’lı çocuk su taşımaya çalıştıysa da olmadı, toplum ve devlet inancını korumak adına vaha kurutuldu. Artık kurumuş olan vahaya Kurtuba’lı bir okumuş çocuk yeniden su vermeye kalktı ve camide torununun gözü önünde dayak yedi. Ancak onun verdiği su öğrencileri tarafından Paris’e taşındı. Yine de bitmemişti okumuş çocukların çilesi…

Bu sefer de o güne kadar inanılan hâkim kozmolojik tasarımın yanlış olduğunu gördü birileri. Kilise, kutsamamış mıydı bu dünya merkezli evren öğretisini? Nasıl geri döneceklerdi şimdi? Hesap yine okumuş çocuklara çıktı, kimi ateşe atıldı kimi ev hapsine… Zira hiç üstlerine vazife değildi dünyanın evrendeki yerini sorgulamak…

Günümüze kadar devam etti okumuş çocukların çilesi. Herkesin gördüğünden daha farklısını gören bu çocuklar öyle de olmayabilir dedikçe hem devleti hem de toplumu karşılarında buldular.

Cumhuriyet’in kurulmasından yüzyıl, günümüzden iki yüzyıl önce bu topraklarda neredeyse hiç okumuş çocuk kalmamıştı. Gelenek o kadar güçlü örgütlenmişti ki herkesin baktığı resimden başka bir resme bakılmasına olanak tanımıyordu. Tıpkı milyonlarca yıl ağaçlarda gezerken iki ayak üzerinde durulabileceğini düşünemeyen o dönemdeki gibiydi… Öte yandan bu sefer durum farklıydı. Çok yakınlarda bir yerlerde başka okumuş çocuklar kendi geleneklerini yıkmış, ardı ardına yeni resimler yapma yarışına girmişler; sonuçlarını da almışlardı. Artık binlerce yıl önceki dünyaya ve insana bakmıyorlardı. Bu durum dünyayı ve de insanı yeniden keşfetmelerini sağlıyor, yeni icatlar yapmalarına neden oluyordu. Okumuş çocukların akılları üzerinde yeni bir uygarlık ortay çıkarken, bu topraklarda gelenekselden beslenen, yüzlerce yıllık koca çınar gün gün çürümekteydi.

Eski hikayeler medresede hekimlik yapan bazı okumuş çocukları tatmin etmiyordu. Böylece değiştirdiler hekimlik okulunun eğitimini ve girdiler yeni bir yola… Aslında bu defa hedef, yenilenen orduya hekim yetiştirmekti ama etkisi, beklenenden çok fazla oldu. Yaklaşık 200 yıl önce başladı bu topraklarda okumuş çocukların hikayesi ve çilesi. Aslında ondan daha da gerisi vardı; şiir söyleşileri düzenlediği ve matbaayı getirmeye çalıştığı için canından olanlar mı, gökyüzünü incelemek için yaptırdığı rasathane tepesine yıkılanlar mı ne ararsanız var bulursunuz bu topraklarda okumuş çocukların çilesine örnek olsun diye...

Öte yandan bu kez işler biraz farklıydı. İmparatorluk gün be gün kan kaybediyordu ve herkesi bir korku almıştı. Bu yüzden mi bilinmez, geleneksel olan ses çıkaramadı tıbbiyenin açılmasına. Orduya ve koleraya acilen, çağdaş tıbbı bilen tabip lazımdı çünkü… O kadar çok ağırdan alınmıştı ki binlerce yıllık bilginin değiştiğinin farkına bile varılamamıştı. Bu yüzden eğitim Fransızca başladı. Çok geçmeden bu okullar için öğrenci yetiştirmek adına yeni mektepler açıldı. Fransızca eğitim sayesinde çocuklar sadece tıpla değil dünya ile de karşılaşmışlardı. Efsaneye göre Prometheus Zeus’un ateşini nartheks içinde saklamış ve insanlara sunmuştu:

“Ama İapetos'un güçlü oğlu Prometheus

Çaldı Zeus'un ateşini insanlar için,

Sakladı onu narthex kamışının içinde.

Kızdı bulut devşiren Zeus, dedi ki ona:

"İapetos oğlu, sivri akıllı kişi,

Seviniyorsun ateşi çaldın, beni aldattın diye,

Ama bil ki dert açtın kendi başına da:

Çaldığın ateşe karşılık bir bela,

Öyle bir bela salacağım ki insanların başına,

Sevmeye, okşamaya doyamayacaklar bu belayı."

Kaynak: Hesiodos. Theogonia-İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu) Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul; 2016:51

Tıbbiyeli de Prometheus gibi, Fransızca ders kitapları arasına sakladığı çağdaş kültürü İmparatorluğa taşıyor ve yeni okumuş çocukların doğmasına ön ayak oluyordu:

“Yüksekokullar, padişaha sadakat ve ubudiyet ruhunu aşılayacak bicimde yönetilmekle, hatta öğretmenler ve öğrenciler maaş ve ihsanlarla memnun edilmekle birlikte, bu onları köleleştirmekten ziyade asileştirmiştir. Tatminsizliğin ve aydınlanışın ilk yuvaları bu yüksekokullar olmuştur. Bu okulların kusuru, rejimin istediği ubudiyet ahlakiyatını veremeyişlerinde değil, öngörülmeyen etkileri olan, siyasetle ilgisi olmayan Fransızca, matematik, fizik, biyoloji, iktisat, tarih gibi masum dersleri okutmalarındaydı. Bunların her biri, gözlerin önüne yeni ufuklar acıyordu. Abdulhamit’in dış siyaseti ve maliyesi imparatorluğun yıkılışının son koşullarını hazırlarken, okullar da onun ideolojisinin temellerini yıkıyordu. Bunun farkına varıldığı zamanlarda öğrenciler üzerindeki kontrol sertleşiyor, fakat bu da olumlu sonuçlar vermekten çok olumsuz sonuçlar yaratıyordu. Vaktiyle Namık Kemal’in Abdulhamit’e yaptığı uyarıda öngördüğü şey olmuştu: 1889'dan 1908’e kadar hafiye ordusuyla asi gençlik arasında yirmi yıla yakın suren bir savaş başladı.”

Kaynak: Niyazi Berkes. Türkiye’de Çağdaşlaşma. (Yayına Hazırlayan Ahmet Kuyaş). İstanbul; Yapı Kredi Yayınları, 2014:367-368.

Okumuş çocuklar, gelenekselin eskittiği topraklarda böylece ortaya çıktı. Yeniden başladı çağdaş sorgulamalar. Onlar kader efsanesinden tatmin olmuyorlardı. Böylece ele aldılar kaderlerini; kolerada, istibdatta, meşrutiyette, mütarekede ve savaşta… Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma’da, mandanın karşısında Sivas’ta, Büyük Millet Meclisi’nde Ankara’da…

Cumhuriyet’le birlikte sıtmanın, veremin, çiçeğin karşısında yer aldılar önce. Sonra Anadolu’daki çocuklara kitap götürdüler. O sayede önce anneannem ziraat mektebinde, annem öğretmen okulunda, ben de tıbbiyede okuyabildim, birçokları gibi.

Öte yandan çileleri de yanı başlarında dolaştı okumuş çocukların. Buna rağmen sorgulamayı bırakmadılar. Yüzyıl önce Kastamonu Lisesi’nde evrim anlattılar, yargılandılar. Kız çocuklarını okutma sevdasına düştüler, hasta yataklarında evleri basıldı. Türkçe’yi dünyanın en büyük ödül salonlarına taşıdılar, ülkelerine gelemediler. Kendi topraklarında değil ama başka ülkelerde ödüller aldılar, aşılar geliştirdiler…

Tarih boyunca kaderleri hep benzer oldu kendileri başkalarının kaderlerini yıktıkça; gelenekseli sorgulamak başka türlüyü de görebilir olmanın bedeli ödetildi. Zeus’un yaptığı gibi ciğerleri kartallara sunuldu. Buna rağmen efsanede olduğu gibi hiçbir zaman da yok olmadılar:

“Cin fikirli Prometheus'a gelince, Zeus

Çözülmez zincirlere vurdu onu,

Boyunu iki kat aşan bir sütuna bağladı.

Sonra bir kartal saldı üstüne gergin kanatlı;

Ölümsüz karaciğerini yiyordu kartal

Ve karaciğer geceleri geri büyüyordu,

Gergin kanatlı kuşun gündüz yediği kadar.”

Kaynak: Hesiodos. Theogonia-İşler ve Günler. (Çev: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu) Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul; 2016:23