Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile olan söyleşilerimizin 19. bölümündeyiz. Bu bölümdeki konumuz zihinsel tuzaklar. Mine Hanım zihinsel tuzaklar kişisel gelişimimizin önünde, kendi sınırlarımızı belirlemede nasıl bir rol oynuyor?
Zihin tuzakları diye ben söylediğim zaman hemen bana şu soru soruluyor: “Zihnimiz bize niye tuzak kuruyor ki?” Bilişsel çarpıtmalar aslında bunun literatürdeki dili ama halk dilinde daha çok zihin tuzakları deyince ilgi çekiyor tabii konu. Şöyle; zihnimiz çocukluk döneminden bir şeyleri ediniyor. Ödül veya ceza sistemine göre; nelerimiz övüldüyse onu doğru kabul ediyor, nelerimiz cezalandırıldıysa onu yanlış kabul ediyor. Günlük hayatta da çok sık tekrarladığımız zihin tuzaklarımız var.
Mesela bir tanesi sahne ışığı etkisi... Sürekli bütün gözler üstünüzdeymiş gibi hissetme. Yani dışarıda her hareketinizde, her konuşmanızda insanlar sanki sizi analiz ediyormuş gibi, her an bir hatanızı yakalayacakmış gibi. Büyütme veya küçültme dediğimiz zihin tuzaklarımız var. Örneğin bir hata yaptın, dünyanın sonu! Artık bitti, felaket gitti. Felaketleştirme zihin tuzağıyla da eşleşiyor.
Küçültme de şu: bana diyorsunuz ki "Mine Hanım çok güzel anlattınız.” ‘Olur mu herkes anlatırdı. Bu bana özel bir şey değil. Kim olsa anlatırdı. Kim olsa yapardı. Elinin sağlık çok güzel olmuş. Kim olsa yapardı.’ şeklinde kendi alanımızı, kendi meziyetlerimizi küçültücü yaklaşımımız. Veya çok fazla korku kaygı içerisinde böyle gelecekten korkuyla kendini gerçekleştiren kehanet noktasına kendimizi getirmemiz gibi durumlar yaratıyor.
Sonuç itibariyle bütün zihin tuzakları bizim kendimizi olduğumuz gibi kabul etmememize gene bağlanıyor her konuda olduğu gibi. Ve biz kendimizi olduğumuz gibi kabul etmiyorsak; başkalarının hayatında, onların planında yer almak için onlara hayır diyememeye başlıyoruz. Ne denirse yapmaya çalışıyoruz. Bize ters gelse de fikrimizi dile getirmiyoruz.
Hoşumuza gitmese de sanki onlar gibi düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Yeter ki toplum, ortam bizi dışlamasın. Çünkü zaten ben kendimi olduğum gibi kabul etmediğim için dışlanmaya müsaittim. Bu inancımı yerleştirmişim, bir de onlar beni dışlamasın noktasında inanılmaz derecede sınır koyamayan, başkalarına hayır diyemeyen, başkalarının kırılacağını düşünerek kendi önceliklerini başkalarının keyfine heba eden çok fazla olayla ve durumla karşılaşıyorum.
Bu, günlük hayatta neredeyse hepimizin yaşadığı bir şey. Yani bu müstesna bir olaydan bahsetmiyoruz burada. Hemen hemen her yaş grubundan insan, her cinsiyetten insan bunu zaten yaşıyor. Zaten uyumsuz görünmeyi, toplumdaki öteki olmayı hiçbirimiz istemiyoruz. Hepimizin en birinci arzusu kendimizi kendimiz kabul edemiyorsak da başkalarının bizi bir şekilde kabul etmesi.
Biz kendimizi kabul edemiyoruz ama işte eleştiriyoruz geçtiğimiz bölümlerde konuştuğumuz gibi, kendimize şefkat göstermiyoruz. Kendimizi affetmiyoruz. Benim hata yapma lüksüm yok. Ben muntazam olmalıyım, mükemmel olmalıyım. Yaptığım her işte o işin kompetanı olmalıyım. En iyisi ben olmalıyım.
Kendimizi sevemiyoruz, kabullenemiyoruz, kendimize şefkat gösteremiyoruz, kendimizi affedemiyoruz ama topluma eklemlenebilmek için onların da belki aynı durumda olduklarını içgüdüsel olarak biliyoruz veyahut da seziyoruz diyelim, bir şekilde uyaroğlu oluyoruz. Ve bu uyaroğlu olmak zamanla hem bizi hem toplumumuzu hem de en toplumun en küçük birimi olan aileyi aslında çok derinden sarsan bir şey. Sahte bir dünya, sahte gerçeklikler içerisinde yaşıyoruz gibi bir durum oluyor.
Biliyorsunuz gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir durumu vardır. Bunu genelde suçla ilgili kullanırlar ama bu kişisel gelişimimiz ve kendi kimliğimizle ilgili de böyle. Maalesef şöyle ters bir etki yaratıyor. Şimdi biz yanlış anlaşılmaktan korkarak her şeye evet dediğimizde de yanlış anlaşılacağımız durumlara düşüyoruz.
Kötü arkadaş olarak nitelendirileceğimizden korkarak her şeye evet dediğimizde de kötü arkadaş olarak nitelendirileceğimiz durumlara düşüyoruz. Çünkü hayat bize şunu gösteriyor; sen kendini seçmezsen çevrendekiler seni niye olduğun gibi kabul etsin? Soru bu. Ben kendimi kabul etmiyorum. Affedemiyorum. Olduğum gibi sevmiyorum. Hata yapma şansı tanımıyorum kendime. O zaman çevremdekiler neden bana bunu yapsın?
Ben kendime yapamadığım şeyi çevremdekilerden nasıl bekliyor hale gelebilirim? Burada hemen soruları kendi üzerimize yöneltmeye başlıyoruz. Şimdi şunu unutmayalım; tabii hayır dememek, diyememek toplumsal sıkıntımız. Hepimizin zaman zaman yaşadığı. Bu şu demek değil; her zaman ben her şeyde kendimi düşüneceğim. Hayır. Tabii ki ailemizde, çevremizde birinin ihtiyacı varsa buna elimizden geleni yapacağız ama ben şunu da çok görüyorum mesela.
Özellikle anne babalarda, ailelerde çevresine hayır diyemediği için çocuğunun zamanından çalan, çevresine hayır diyemediği için eşinin zamanından çalan, ailesine vermesi gereken vakti, önemi, değeri sırf başkalarından kabul görmek için onlardan esirgeyen.
Bu sefer yanlış anlaşılmayayım, aman hayır demeyeyim, kötü duruma düşmeyeyim derken birebir sorumlu olduğunuz ailenin içinde kötü duruma düşüyorsunuz. Yani o dengeyi sağlayamadığınız noktada birileri yine mağdur oluyor. Kendiniz de dâhil olmak üzere. Onun için orada önceliklerimizi belirlememiz lazım.
Bir arkadaşım beni kahve içmeye çağırdı. Ben de o gün farklı bir iş yetiştiriyorum. Bunu diyebilmeliyim rahatlıkla. Peki, nasıl diyeceğim? Şöyle diyeceğim; “Arkadaşım seninle kahve içmeyi çok isterim. Ben de seni çok özledim. Fakat bugünkü işimi bugün yapmazsam çok zor durumda kalırım. Gel biz bunu en yakın zamanda yine planlayalım.” Yani orada da nasıl diyeceğimizi bilmediğimiz için de böyle hep kalp kıracağız zannediyoruz. Hâlbuki yalandan yere gidip, onu dinliyormuş gibi gözüküp kafamızda o işle oturduğumuzda daha fazla kırıcı olduğumuzun farkında da olmuyoruz ve o sahte kimlikler dediğiniz gibi aile içerisinde de ciddi sıkıntılara sebep oluyor.
Bir kere çocuklarımıza bunu örnek olarak yaşatıyoruz. Diyoruz ki sen, sen olarak var olamazsın. Hep başkalarına uyumlanman lazım. Çünkü ben öyle yapıyorum, sen de benden onu gör de yap. Ben yaptığım şeyi çocuğuma yapma dersem rol model olarak benim yaptıklarıma bakacak, dediklerime bakmayacak çünkü. En kırılma noktasını burada yaşıyorum çalıştığım insanlarla. "Çocuklarınız da aynısını yapsın ister misiniz?" dediğim noktada "Hayır." diyorlar.
O zaman lütfen önce kendinizi düzeltin ve ona göre davranalım diyorum. Bir de çok fazla bahane üretiyoruz biz. Çağırdınız beni. Olmayan bir şey söylüyorum ben size. Yani müsait değilim demek de bir cevap ama ben o cevabı kendim kabul edemiyorum. Müsait nasıl olamam? Ayşe Hanım beni çağırmış nasıl müsait olamam. Mümkün mü? Mümkün. Müsait değilim.
Biz bunu da toplumca kabul etmediğimiz için hemen sorarım: Ne oldu? Bir şey mi var? Öyle mi? Böyle mi? Ve tabii hayır demeye başladığınız zamanda da şöyle bir durum var; “Ya ne oldu sen bir değiştin. Ne oldu sen bir havalara girdin. Sana bir şeyler oldu.” Bu tamamen sizin hayır demeyin işinizin konforunu yaşayan insanların, konfor kaybından kaynaklanan tepkiler. Çünkü gerçekten sizi seven insanlar sizin özel alanınıza da zaten siz söylemeden de söyleseniz de saygı duyuyorlar.
Onun için bütün bu zihin tuzakları, bilişsel çarpıtmalar ve bu hayır diyememeler birbiriyle çok ilişkili. Ve sanal ilişkiler yaratıyor. Sanal ilişkiler de insanda yine zaman zaman öfke patlamaları, zaman zaman stres, sıkıntı, zaman zaman sosyal izolasyon çok görüyorum mesela. Hayır diyemediği için insanlardan uzaklaşan, kendini yalnız bırakan. “Ay ben insan sevmiyorumki”lere evrilen. Çünkü orada nasıl kendini koruyacağını bilemediği için kendini izole eden… Bu da gene kendimizi kabul etmediğimizin bir sonucu olarak.
Çok doğal. Birisi beni bir yere çağırdığı zaman "Gelmek istemiyorum." demek hepimize çok zor geliyor. Yani gelmek istemediğinizi doğrudan söylemek yerine bir yalan buluyorsunuz. Diyorsunuz ki “Bugün işim var.” Bu yalan bir başka yalanı doğuruyor veya o yalanınız ortaya çıkıyor. Siz o anda belki başka bir yere gidiyorsunuz. Bu zihin tuzaklarının biz nasıl farkına varabiliriz? Yani bunun içerisinde debelendiğimizi fark etmek de o kadar kolay bir şey değil. Çünkü kültürel kodlama var. Geçmişten geleceğe uzanan upuzun bir köprü var. Toplum baskısı var. Kabul görmemenin korkusu, endişesi… Zaten hayat zor bir şey… Bunun içerisinde bunu nasıl fark edeceğiz?
Şöyle söyleyeyim; bir kere çevremizdeki herkese uyumlandığımızda onlara şöyle bir mesaj veriyoruz. “Ben sizden daha değersizim. Siz bana istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz.” Biz kendi değerimizi bu noktada koruyamadıkça bizi genellikle kullanan, bizim o durumumuzdan faydalanan insanları hayatımıza çekiyoruz.
Sonrasında da bizim başımız sıkışıp bir şey söylediğimizde hiçbirini etrafımızda bulamadığımız zaman kızıyoruz, üzülüyoruz. Vay işte bak nankörlük falan diye burada bir şey geliştiriyoruz, tepki geliştiriyoruz. Fakat kaynağının bizden çıktığını fark etmediğimiz müddetçe bunun aksiyle karşılaşmamız mümkün değil. O kaynak biziz. Biz başta diyoruz ki sen benden daha değerlisin. Eşdeğer olarak değerli olamıyorum ben. Bizim toplumumuzda öyle maalesef.
Ben bugün canım istemiyor dışarıya çıkmak dediğimde kendimde o hakkı görmüyorum ki. Arkadaşım benimle dışarı çıkmak istemiş. Ben nasıl istemem diye görüyorum. Öncelikle ben kendimi suçladığım için, ona da o enerji gittiği için o da beni suçluyor doğal olarak.
Şunun fark edilmesini istiyorum; biz kendimizi nasıl görüyorsak, nasıl lanse ediyorsak çevremiz de öyle görüyor. O yüzden etrafımızdakilere kızmadan önce bizim orada ne enerji yaydığımızı, ne mesaj verdiğimizi çok net fark etmemiz lazım.
Çok zor ama hayır demenin üç tane pratiği var. Bunları uygulayabilirsiniz. Birincisi az önce söylediğim gibi alternatif sunmak. İşte bugün bir işim var yani gerçekten işiniz varsa ya da başım ağrıyor, canım istemiyor vesaire neyse ama en yakın zamanda mutlaka görüşelim. Ben de seni görmeyi çok istiyorum.
İkincisi hemen cevap veremiyorsanız zaman kazanmak. “Ya ben bir bakayım programıma bugün bir şeyim var mı? 5 dakikaya geri döneyim.” O 5 dakika içinde gerçekten isteyip istemediğinizi düşünebilirsiniz.
Üçüncüsü de kendi durumunuzu ve duygunuzu net bir şekilde dile getirebiliyor olmanız. En zoru. “Yani bugün gerçekten dışarıda oturmak istemiyorum. Seninle görüşebilirim. Çok acilse seni dinleyebilirim ama sana ne kadar odaklanacağımın hiç farkında değilim.”
Duygularımızı dile getirirsek aslında o dürüstlük karşı taraftan da çok büyük tepki görmüyor. Biz duygularımıza hak görmediğimiz için duygularımızı dile getiremiyoruz. Arkadaşım beni aradı. Benim kafam bambaşka bir yerde. “Arkadaşım tamam bir araya gelelim ihtiyacın varsa ama ben sana verimli olamayacağım. Ben orada kafam başka yerde oturacağım. Bu halimle de oturmak istersen geleyim.”
Durumumuzu net anlatmak aslında çok daha çözümcül ve çok daha birbirimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimiz ortamlar yaratıyor.
Böylelikle öfkelenmemizi gerektirecek bir durum yaratmamış oluyoruz aslında. Hem o bize öfkelenmeyecek, hem biz ona öfkelenmeyeceğiz. Durumu doğrudan anlattığımız için karşı taraf tabii ki, az önce konuştuğumuz gibi, bugüne kadar sizi sürekli olarak her aradığında ulaşılabilir halde bulduysa bir şey mi oluyor diyecektir. Eğer gerçekten sizi seviyorsa “Senin için yapabileceğin bir şey var mı?” diye sorar. Ama sizden zaten bu anlamda fayda gören bir insansa bunu umursamayacaktır.
Yani en fazla suçlayacaktır: "Başkasıyla mı görüşmeye başladın? Sen de işte şu işe girdin artık bize vakit ayırmıyorsun. Sen zaten çok büyük bir şey oldun. Sen havalandın. İşte burnun kalktı” falan gibi şeyler olacaktır. Şimdi hayatımızda böyle bir bizim değer verdiğimiz bir insan var diyelim. Ve bu insandan da böyle bir geri dönüş aldık. İlk defa bu zihnimizin tuzağının farkına vardık. Kendimize hayır demenin bir lüks olmadığını anlattık ve ilk böyle bir konuşmada da bu tarz bir diyalogla karşılaştık. Ne yapacağız?
Hemen yapalım örneğini. Beni aradınız. Mine Hanım gel çay kahve içelim ya da bugün şunu yapalım. Ben de dedim ki “Ayşe Hanım bugün gerçekten gelecek durumda değilim.” Ve dediniz ki “Mine Hanım ya ne oldu hayırdır? Başka gazeteciler ile mi görüşüyorsunuz? Siz hiç öyle demezsiniz ne oldu?”
“Ayşe Hanım, ben farkında değildim. Yanlış yapıyormuşum bu zamana kadar. Ben gerçekten kendim istemediğim zamanlarda bir yerde bulunduğumda hem kendime hem size zarar verdiğimin yeni yeni farkına vardım. Bu sebeple de yavaş yavaş artık buna uygun davranmaya karar verdim.” Aslında açık iletişim yapıyoruz. İçinde bulunduğumuz durumu olduğu gibi anlatıyoruz.
İlişkiniz normal bir ilişkiyse, doğru bir ilişkiyse zaten karşıdaki kişi bunun karşısında ne diyebilir ki? “Yok, vazgeç eski haline dön” diyemeyecek ki. Tamam, anlıyorum ya da anlamaya çalışıyorum. Evet, ilk etapta siz de şunu diyebilirsiniz bana. “Tamam, anlıyorum ama bu durum da beni bir rahatsız etti. Alıştığımın dışına çıktığı için.” Doğru, ben de sana hak veriyorum deyip iletişimi böyle ilerletebiliriz. Israrla anlamayıp, "Hayır ya öyle olmadı, şöyle oldu. Hayır, öyle demedin. Sen bunu demek istedin." deyip böyle hiç düşünmediğimiz şeylerde akıl okumalar vesaireler giriyorsa devreye, orada ilişkiyi sorgulamak gerekiyor. Orada doğru bir arkadaşlık ilişkisi, orada doğru bir dostluk ilişkisi kurulmamış demek oluyor.
Bana hep soruyorlar dediğinizi yapıyor musunuz? Ben kendi arkadaşlarımla, izliyorlar bu videoları çok net konuşabilirim, altına çünkü itiraz etmeyeceklerdir, o kadar rahat bir şekilde bu iletişimi kuruyorum ki ve hiçbir sıkıntı da yaşamıyoruz kendi içimizde.
“Video çekeceğim. Telefonum sessizde olabilir. Bilginiz olsun gün içerisinde arayıp ulaşamazsanız ben size geri döneceğim” diyorum. Hiçbir zaman açılmayan telefonu dert etmiyorlar ve ben de uygun olup geri döndüğümde hiçbir şey olmamış gibi konuşuyoruz. Aynı şekilde onlar da. Veya bir şey oluyor. İşte şehirlerarası arkadaşlarım “Gelmeyi düşünüyoruz.” diyor.
Diyorum ki “Biz ailecek şöyle bir dönemden geçiyoruz şu anda. Bu zamanlar bizim için daha uygun.” “Tamam, tabii ki iyi ki söyledin. Ben de öyle bir şeyin içine gelip bozmak istemem.” Gerçekten o ilişki öyle sürdüğünde o kadar rahat oluyor ki. Çok rahat, çok gerçek, çok böyle konfor alanı olan bir ilişki yaşatmış oluyorsunuz kendinize. Aile içinde de bu arada. Eşler arasında da yapmak istemediğiniz bir şeyi duygularınızı dile getirerek ama… Yani orada duyguyu konuşarak…
Ben, sen benden böyle bir şey istiyorsun ama ben böyle her yaptığımda böyle hissediyorum. Burada kötü hissediyorum, kullanılmış hissediyorum, üzgün hissediyorum, kırgın hissediyorum şeklinde bu iletişim şeklini açık açık ifade etmeye alışkanlık haline getirip önce kendimize hak görürsek çevremizdekiler de zaten bizim kendimizde hak gördüğümüz şeye alışıyorlar. Deneyerek, tecrübe ederek çok tespit ettiğim durum olduğu için çok rahatlıkla söyleyebiliyorum.
Zıddını yapmak da tam tersi etki yaratıyor maalesef. Beklediğiniz hiçbir şeyi bulamıyorsunuz karşılığında.
(HADİYE AYŞE İRİM)