yandexmetrikacounter
Evlilikte Mutluluğun Formülü: Birbirine Öze | Çanakkale Olay

Evlilikte Mutluluğun Formülü: Birbirine Özel Alan Tanımak

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile söyleşimizin 7. Bölümünde evlilik birliği içerisinde "özel alan ve özel zaman" kavramlarını ele aldık. Çiftlerin partnerlerini kısıtlama eğiliminin temelinde çocuklukta yaşanan "değersizlik" duygusunun yatabileceğini belirten Kandaz, sağlıklı bir birliktelik için "biz" olmanın yanı sıra "ben" kalabilmenin de kritik olduğunu ifade ederek; bireyin kendini tanımasının toplumsal huzur ve aile saadeti üzerindeki etkilerini anlattı. Ortak paylaşımlar kadar bireysel aktivitelerin de evliliği rehabilite ettiğini belirten Kandaz, deneme yanılma yoluyla kişinin kendi yeteneklerini keşfetmesinin önemine değindi.

106

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz'la söyleşilerimizin 7. bölümündeyiz. Bu bölümde çiftlerin birbirlerinin özel alanlarına ve özel zamanlarına saygı göstermeleri konusunu ele alacağız. Mine Hanım, aile birliği için İçerisinde olan insanlar birbirlerinin özel alanlarına ve zamanlarına sizce yeteri kadar saygı gösteriyorlar mı?

Benim karşılaştığım örneklerde çok fazla gösterilmediğini görüyorum ben. O yüzden bunu da konu başlığı olarak işlemeyi seviyorum. Ya her şeyi birlikte yapmak istiyor çiftler ya da eğer partneri bir şeyden hoşlanıyor, kendisi hoşlanmıyorsa; onu yapmasını istemiyor, kısıtlıyor, engellemeye çalışıyor. Oysaki iki farklı karakter bir evin içerisine giriyor.

Doğal olarak yapılarımız farklı, ilgi alanlarımız farklı. Bazen izlediğimiz filmlerin türleri bile farklı oluyor keyif aldığımız programlar açısından. Böyle olduğu zaman ya birbirini çok birlikte yapmaya zorlayan çiftlerle karşılaşıyorum. Ya da diğerini engelleyen, yani o anda ona eşlik etmese bile onu yapmasına izin vermeyen durumlarla çok karşılaşılıyor.

Oysaki eşler evlilik birliği içerisinde evlilik birliğini sarsmayacak şekilde ortak alanlar, ortak paylaşımları da birlikte yaparak yani sadece kendi kendilerine kalmaları da doğru değil tabii ki ama ortak paylaşımlarla beraber de kendi keyif aldıkları, mutlu oldukları şeyleri de yapacak bir alanı birbirlerine tanımaları gerekiyor.

Çünkü kişi kendi yapmayı sevdiği şeyi ne kadar yapacak fırsat bulursa evin içerisinde ve eşi buna ne kadar destek olursa o derece mutlu oluyor ve o da onu aynı alanı tanımaya özen gösteriyor. Bunun tadını yaşadığı için o da diğerine aynı şekilde davranmaya çalışıyor ve birlikte hem ayrı ayrı hem de bir arada mutlu olabilmenin yolunu keşfetmiş oluyorlar.

İşte kazanç üzerinden kısıtlayabilir, zamansal olarak kısıtlayabilir, çocuklarınla vakit geçir şeklinde genelde erkekler kısıtladığı için oradan örnek veriyorum. Fakat kadınlar da erkeklerin erkek arkadaşlarıyla bir şey yapmak istediğinde benzer şekilde kısıtlayabiliyorlar. Potansiyel aldatan varlıklar da değil erkekler sonuçta. Eğer bir güvenimiz varsa, o güven tesis edilmişse tabii ki erkek erkeğe keyif alınacak şeyler farklı, kadın kadına keyif alınacak şeyler farklı.

Erkeklere de burada söylemek istiyoruz ki kadınlar da bir aradayken sadece deşarj olmak için bir arada oluyorlar. Eğer eşler farklı anlamda birbirlerine güvenmiyorsa bu zaten genel anlamda bir sıkıntı.

O evlilik birliğinde tartışılması gereken başka sebepler vardır. Büyük ihtimalle daha önceki bölümlerimizde bahsettiğimiz iletişim bozuklukları, saklama isteği, işte eşi, ebeveyn gibi görme gibi, ona işte ebeveyn gibi davranan eşe sahip olmak gibi. Bu aslında özel alan ve özel zaman ayırmama bizim kendi yetiştiğimiz çekirdek ailemizden bize bugüne kadar gelmiş bazı alışkanlıklar silsilesinin devamı gibi. Çünkü biz evlenince karşımızdakine eşimiz değil ebeveynimiz gibi davranıyoruz veya çocuğumuz gibi davranıyoruz. Eş gibi davranmayı öğrenene kadar da zaten anladığım kadarıyla epey bir zaman geçmiş oluyor. Şimdi diyelim ki yeni bir evli çift birbirleriyle vakit geçirmekten tabii ki çok keyif alacaklardır. Zaten bu yüzden evlendiklerini tahmin ediyoruz yani başka bir zorunluluk yoksa.

Birbiriyle her şeyi yapmaktan çok keyif alsalar bile özel zaman, kişisel zaman ayırmaya, kişisel alana saygı duymayı öğrenmemiş. Bu konuda biraz geliştirilmeye ihtiyacı olan bir bireye ve bunun farkında olan eşe ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle kendi birlikte olmak zorunda oldukları zamanları tespit etsinler. Yani beraber olmak zorundalar o zamanlarda. İşte yemek yerken, çocukların eğitimi, zamanı, farklı şeylerde bu birlikte ya da beraber yapmaktan hoşlandıkları şeyleri yapacakken geçirdikleri vakit. Fakat bunun dışında kalan zamanlarda bir planlama yapabilirler ve herkes birbirine bu alanı tanıyabilir.

Beraber gidilen bir yerde de, beraber izlenecek bir şeyde de ya da o an televizyon seyretme zamanıysa mesela iki kişi aynı anda aynı şeyi seyretmek istemiyorsa atıyorum bir tane şey birlikte seyrediliyorken geriye kalan 2 saat zamanda herkes istediği şeyleri farklı farklı birbirinden seyredebilir. Bu birbirinden kopmak, bireyselleşmek, ötekini unutmak demek değil aslında. Kendi sevdiği şeye de alan ayırdığı zaman birlikte yaptığı şeyi daha gönüllü istekli yapabiliyor eşler.

Veya dışarıya çıktıkları zaman da ben kendi eşimden hep örnek veriyorum. Gene anlatmıştım daha önceki haftalarda. Biz çıkıyoruz o yapı marketlere bayılıyor yani çıkmak istemiyor saatlerce oradan. Ben de hiç sevmiyorum bir kadın olarak. Gidiyoruz bizim birlikte kahve içme rutinimiz var ya da kahvaltı yaptık diyelim ki dışarıda. Ayrılıyoruz. Ben kendi sevdiğim şeyleri yapıyorum. Ya oturup kitabımı okuyorum ya farklı şeylere bakıyorum. O gidiyor bu şekilde vakit geçiriyor. Tabii 5 saat kendini kaybet etmiyor. Tabii ben de öyle aynı şekilde.

Ama o da istediği şeyi gitmişken yapmış olmanın verdiği keyifle sonrasında bir araya geldiğimizde keyifli bir yemek yemiş oluyoruz. Ama o gitmese ya da ben onunla gitsem birbirimize zindan edeceğimiz bir yemek geçirmiş oluyoruz gibi.

Aynı alanı, aynı zamanı paylaşan ama bu yüzden birbirine gücenen, birbirine alınan, dolayısıyla üzgün ve öfkeli hisseden bir çift olmaktansa farklı alan olanlarda zaman geçirseler bile sonrasında birbirlerine anlatacakları bambaşka şeyler olan daha farklı bir ortama kavuşmuş bir aileden bahsetmiş oluyoruz.

İşte bu da zaten evliliğin devamı için o birlikteliğin güzelleşmesi için de aslında bir nevi yakıt gibi de düşünebiliriz bunu. Çünkü hepimizin kendi dünyası var. Ne kadar eşimizle bir arada olursak olalım her birimizin kendi dünyası kendi zihni kendi de düşünceleri, kendi o an baş başa kalma, kendiyle baş başa kalma isteği, herkesin farklı yöntemlerle, farklı şekillerle olabiliyor.

O yüzden o alanı da sağlamadığımız zaman bu sefer evlilik birliğinin içinde birlikte yapılan şeyler de zulüm haline dönüşmeye başlıyor.

Bir zorunlulukla sürekli hareket edildiğinde ve kendine o izolasyon fırsatı sağlanmadığında öfke hakim oluyor, stres hakim oluyor, sabırsızlık hakim oluyor veya sürekli bir eşin dediği yapılıp diğeri hiç yapılmıyorsa o kimliği kayboluyor, kendini yok sayılmış hissederek köşesine çekilip tükenmişlik ile depresyonla başlıyor ya da sonrasında ciddi öfke patlamaları ile çok bambaşka yerlerden bunun acısını çıkarmış oluyor.

Bu yüzden ortak paylaşımlarımız tabii ki var evlendiğimize göre, birbirimizi seçtiğimize göre ama bireysel paylaşımlarımıza da bu noktada saygı duymamız ve buna alan açmamız mutluluğumuzun en büyük formüllerinden bir tanesi olabiliyor gerçekten.

Eşinin kendisinden ayrı yaptığı her şeye karşı çıkan bir kişi sizce bunu hangi sebebe dayandırıyordur? Ya da bunun temelinde ne yatıyordur? Kaybetme korkusu ya da işte kontrolü elden bırakma korkusu, kıskançlık. Tabii ki bunların hepsi birer majör faktör hepsi bir arada toplanmış da olabilir ama sizce en temelde biz çocuklukta ailemizden neyi yanlış öğreniyoruz?

Duygularımız görülmemişse ailemiz tarafından büyük bir farkında olmadan değersizlik duygusuyla büyüyoruz aslında. Ve değersizlik duygusuyla büyüyen yetişkin olan insan kendi istediği şeyler istediği doğrultuda yapılmadığında bunu direkt değeriyle ilişkilendiriyor. Kendi değerinin görülmemesiyle kendine değer verilmemesiyle kendinin o değersizlik duygusundan dolayı sevilmemesiyle ilişkilendiriyor.

Hâlbuki eşinin o alanı istemesi kendi sevdiği bir şeyi yapmak isteyişiyle alakalıyken; diğer taraf o kadar o eksik duygularla bakıyor ki oraya bak benimle bir şey yapmak istemedi kesin beni sevmiyor, bak o da bana değer vermiyor, bak o da beni değersiz hissettiriyor… Bunlar bilinç düzeyinde düşünülmüyor bilinçaltı düzeyde aslında rahatsızlık verici oluyor sonra yüzeye bu şekilde çıkıyor sen benim istediğim şeyi yapmadın ya da sen bana ortak olmadın gibi… Hâlbuki bizim burada üzerimize alma sebebimiz kendi çocukluk tarafımızdan getirdiğimiz duygulardan kaynaklı oluyor.

Bunun için de yine her konuşmada tekrar ediyoruz. Belki sıkıldı insanlar ama her şeyin başı insanın kendini tanıması ve anlaması. Bazen partnerimizden beklediğimiz şeyler aslında anne babamız tarafından giderilmemiş ihtiyaçlarımız da olabiliyor. Bunun da farkında olmak gerekiyor. Çünkü aynı evin içinde yaşadığımız halde sadakatle ilgili bir sorunumuz yoksa, güvenle ilgili bir sorunumuz yoksa eşimizin sevdiği bir şeyi yapması bizi mutlu etmeli. Mutsuz ediyorsa bizden de kaynaklanan bir duyguyu tetikliyor olmalı.

Neden yoksa mutsuz olalım sevdiğimiz bir insan sevdiği bir şeyi yapmak istediğinde?

Orada işte o değersizlik, kendine güvenmeme, özgüven eksikliği, duyguları, sevgi eksikliği, duyguları dediğiniz bütün o işte terk edilme korkusu, bir daha onunla sanki bir şey yapmak istemeyecekmiş gibi hissetmesi, sanki o anda kenara atılmış hissetmesi, bunların hepsi aslında çocukluk dönemleri, Patolojik vakalar haricinde, doğru iletişim kanalı ve kendini tanıma çabası olmayan bir kişinin çözemeyeceği şeyler değil bunlar.

Ben sizden bir de iletişimde kişisel alan tercihlerinde kendimiz için özellikle “Ben neyi seviyorum, ne yapmaktan hoşlanıyorum ve bunu yaptığım zaman yanımdakileri de mutlu ediyorum?“ sorusunu sormaya başlayan bir insana gösterebileceğiniz, önerebileceğiniz neler var? Ne gibi bir yol haritası çizmesi lazım, onu öğrenmek isterim. Çünkü çoğumuz gene çocukluktan kaynaklı özellikle bizim nesil çok fazla neyden hoşlanacağı ile ilgili bir vakit geçirmediği için boşluk duygusu içinde. Hani neyi yapmayı seviyorsun, senin yeteneğin ne, hoşlandığın şey ne soruları çoğunlukla büyük bir boşluk ve cevapsızlıkla karşılaşılabilen durumlar oluyor bu yüzden.

Ama aşağı yukarı bir fikri vardır. Mesela resme bakarken çok mutlu olan insanlar vardır. Müzik dinlerken çok mutlu olanlar vardır. Bir şey çizerken, karalarken, yazarken ya da ne bileyim örgü örerken, yemek yaparken bunu çok keyifle, mutlulukla yaptığını deneme yanılma yoluyla hissedebilir insanlar. Artık tamamen maddi karşılığı da yok bunların. Bulunulan bölgelerde belediyelerin, işte halk eğitim merkezlerinin ücretsiz sağladığı kurslarla, ahşap boyamadan seramiğe kadar, örgüden dikiş nakışa kadar pek çok şeyler öğretiliyor.

Fotoğrafçılık kursu var mesela benim arkadaşım dersini veriyor. Buna benzer şeylerle kendilerini keşfedebilirler. Deneme yanılmayla biraz oluyor bazı şeyler. Aşağı yukarı bir ipucu vardır ama deneyerek de sıkılıyor mu, sıkılmıyor mu? Zaten eğer o konuya ilgisi varsa bir insanın nasıl vakit geçtiğini anlamaz ve yorulmaz. Kriter bu. Bir şeyi yaparken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsanız ve yorulmuyorsanız o şey sizin yeteneğinizdir ve onu seviyorsunuzdur.

Bunu yakaladığınız anda da bunun üzerine gitmek, elinizdeki imkânlar doğrultusunda tabii ki. O an ne yapabiliyorsanız bunun üzerine gitmek ve bununla ilgili vakit geçirmek hem kendinizi rehabilite ediyor, tedavi ediyor. Hem bulunduğunuz ortamda mutlu olduğunuz için o mutluluğu yayma fırsatı veriyor. Hem de karşınızdakini o alanı tanıyabilme özgürlüğü veriyor. Çünkü kendiniz mutlu olunca onun da ne kadar mutlu olacağını keşfediyorsunuz. Kendimize yapmazsak ona da yapmıyoruz. Ben yaşamıyorsam o da yaşamasın duygularıyla.

Yani tabir doğru mudur bilmiyorum ama uçağın zorunlu iniş yapacağı hallerde biliyorsunuz önce maske iner ve derler ki önce kendinize maskeyi takacaksınız, sonra yanınızdakine. Bu çocuğunuz da olsa önce ona takmaya çalışırsanız ve başarısız olursanız iki kayıp. Bu evlilik içerisinde de geçerli. Yani birey kendine düzgün bir şekilde bakmadıktan sonra, ben neyi seviyorum, kendi farkındalığını kazanmadıktan sonra anladığım kadarıyla eşine de faydası olmuyor.

Önce gene kendimizden başlayacağız. Toplumumuz kendine önem ver deyince bencilleşeceğinden korkulan bir toplum. Öyle zannediliyor.

Yani sanki kendine bir alan tanırsan, kendini önemsersen, kendini tanırsan, kendine yatırım yaparsan bencilleşecekmişsin gibi insan kendi de bunu zaten böyle hissediyor yanlış kodladığımız için. Hâlbuki insanın kendini tanıması, kendiyle ilişki kurması, kendi alanlarını bilmesi gerek tam tersine. Çevresine de çok fazla fayda sağlayan bir şey. Bencillik kişinin sadece kendini düşünüp çevresindeki herkesi yok sayması demek. Kendini düşünmek, tanımak, kendini tanıyarak çevresindeki insanlara da aynı ölçüde alan açmak demek. İkisi birbirinden çok farklı şeyler. O yüzden kendi yeteneğini keşfetmek, kendi yolunda ilerlemek istemek asla bencillik değil. Bunları yaparken karşı tarafı veya çevrenizdekileri yok sayıp sorumlulukları yok sayarak yapıyorsanız bu bir bencilleşme durumu. Yoksa mümkün değil bunun bir bencillik olması.

Hâlbuki zaten aslında günümüzde en büyük sorunlar da kendini tanımamaktan kaynaklandığı için pek çok sorunun da çözümü olmuş oluyor aslında insanın kendini tanıması.

Benim tanıdığım, bildiğim pek çok kadın eşleri öldükten sonra dahi ancak onların izin verdikleri saatte evlere dönmeye devam ediyorlar. Mesela eşini kaybedeli 10 yıl olmuş. Ancak hâlâ eşinin işten geleceği saat olan 5'ten önce elinde ne varsa, işte dışarıda geziyorsa da arkadaşlarıyla vakit de geçiriyorsa ya da bir konusuna, komşusuna ziyarete de gittiyse saat 5'te yine o öğrenilmiş davranışı takip ederek evde olmaya çalışıyor ve bunu alışkanlık diye geçiştiriyor bir şekilde. Aslında öyle bir baskı ortamının içerisinde yetişmiş ve hayatının büyük bir kısmını geçirmiş ki o baskı unsuru ortadan kalksa dahi aynı şekilde davranmaya devam ediyor. Bu aslına bakarsanız, yaşı ilerlemiş olsa bile, 70 yaşında bile olsa bu zincirlerinden kurtulamamış haliyle etraflarına, bu sefer kendileri başkalarına da bunu öneriyorlar. Yani bak ben eşim vefat edeli bu kadar sene oldu ama hâlâ geliyorum sen de böyle yap gibi, kötü örnekler örnek olmaya devam edip başka insanların aile mutluluklarını da baltalamaya devam ediyor.

Doğan Cüceloğlu'nun bir anlatımında söylediği bir şey var. "Kendilerini gerçekleştirememiş insanlar yaşlandıkça mendeburlaşırlar." diyor. Çevrelerindeki insanların mutluluğuna, kendi özgürlük alanlarını tanımasına kötü gözle bakarlar, eleştirel gözle bakarlar, sürekli sorun yaratırlar, sürekli arıza çıkartırlar. Hepimizin çocukluğunda vardır "Topunuzu keserim." diyen biri. Yaşça ilerlemiş mahallede. Çünkü o çocukların orada oynamasına, o cıvıl cıvıl olmasına tahammülü yoktur. Çünkü kendi çocukluğunu gerçekleştirememiştir. Kendi duygularını, kendi isteklerini gerçekleştirememiştir.

Bahsettiğiniz kişi, evet o baskı altında, el âlem ne der baskısı altında da ondan kurtulamamış olabilir ama başkasının kurtulmuş olmasını da ilk eleştirecek, ilk kötü gözle bakacak, ilk olumsuz yorumu yapacak kişi de kendi. Çünkü onu yapabilen kişi kendi yapamamışlığını ona hatırlatacağı için maalesef bundan kaynaklı olduğunu bilmediği için toplumsal anlamda da huzursuzlukları tetikleyen şeyler aslında insanın kendiyle barışık olmaması, kendinin tanımaması, kendine özel bir alanının olmayışı, bunu hak etmediğini düşünmesi.

İçinde bir taraf bunu istiyor ama dışında bir taraf bunu ortaya çıkaramıyor. Gerek sosyolojik baskı, gerek mahalle baskısı, gerek aile baskısı gerekse yıllar Sadece o kafasının içindeki sesler. Davranış kalıpları tabii. Öğrenilmiş çaresizlik dedikleri durum. O yüzden artık neslin yavaş yavaş değişmesiyle bu çok önemli bir konu. Bunu yapabildikçe insanlar kendilerini de sağaltıyorlar. O negatif özelliklerini, negatif durumlarını.

Çünkü bir resimle vakit geçiriyorsa saatlerce başkasının ne yaptığına da bakmıyor. Farklı negatif duyguları da düşünmüyor. O resmin güzelliğine odaklanıyor ya da o müziğin ya da işte her neyse yaptığı şey o seramiğin Bu sefer kendini de rehabilite etmiş olduğu için toplumsal düzen anlamında da aslında çok faydalı bir şey. Fakat bizim buna bakış açımızın biraz böyle olması gerekiyor yavaş yavaş. Hâlâ tam kabul görmüş bir nokta olmasa bile ufak ufak değişimlerle inşallah olacaktır diye düşünüyorum.

Bundan sonraki süreçte değişimin daha hızlandığını görebiliriz. Hatta sizden benim ricam olmuş olsun bu aile içi serimiz bittikten sonra insanın kendini tanıması nasıl mümkün bir serisiyle de insanlara destek olabiliriz diye düşünüyorum.

Katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.

Kapak tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.

(HADİYE AYŞE İRİM)
Paylaş