İYİ Parti Çanakkale Milletvekili ve TBMM Kâtip Üyesi Rıdvan Uz ile gerçekleştirdiğimiz röportajın üçüncü ve son bölümü sizlerle…
1 Ekim'de ne yazık ki Manisa'dan çok acı bir haber aldık. Soma ilçesinde bir maden faciası yaşandı. Beş madencimiz hayatını kaybetti. Siz İliç Maden Kazası Araştırma Komisyonundaydınız mecliste. Hem oradaki tecrübelerinize dayanarak, hem bugüne kadar meclis gündemine getirdiğiniz soru önergelerini de bunun içine katıyorum, biliyorsunuz Çanakkale'nin çevresinde de maden çalışmaları var. Şimdi burada şöyle bir durum var; bir tarafta kalkınma için ihtiyacımız olan madenler konusu var. Ama bir tarafta da hem yitip giden hayatlarımız var, hem çevreye verilen zarar var. Siz bu konunun nasıl ele alınması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Tabii hayatını kaybeden ailelere başsağlığı, kalanlara sabır diliyoruz. Çünkü zor bir süreç. Orada sosyal medyada da denk gelmiştir; iki evladından haber alamayan babanın arabalarının önüne atlayıp da "Beni ne olur madene götürün." yalvarışına şahit olduk. 13 yaşında bir çocuğun içine içine ağlayıp babasının tabutun mezarında beklemesine şahit olduk.
Türkiye bu görüntülere maalesef aşina. Daha önce Soma'da çok daha büyüğünü yaşadık. Yine İliç’te çok kötüsünü yaşadık. Yine Kartalkaya'da yani bunlardan ders almıyoruz. Ben bu süreçlerde hassasiyet gösterip bu komisyonlarda yer almıştım. Yani bunun neresinde ne hata yapılıyor ki bunlardan ders alınmayıp devam ediyor diye teferruatlı olarak İliç’te maden sahasını ziyaret ettik.
Maden sahasındaki arkadaşların o maillerine, uyarı ikazlarına, "Burada bir şey geliyor." denmesine rağmen kimsenin suçu üstüne almadığı, her bir bakanlığın suçu birbirine attığı, sorumluluğu kimsenin almadığı ama ranta gelince herkesin paylaşmak istediği bir sonuçla karşı karşıya kaldık. Yani hükümet burada üstüne sorumluluk almıyor ama dediğimiz gibi buranın rantı ile ilgili de sonrasında kime vereceği, nasıl yapacağı ile ilgili de çalışmaları yaptığını gördük.
İliç maden kazası alanına gittiğimizde de o linç dediğimiz o yığınların, siyanürlü yığınların aşırı yüklendiğini; buradaki dört tane yığın alanının beşincinin izninin alındığı ama beşincinin altyapısının hazırlanmadan dördün yanına üstüne konularak, devam ederek beş dendiğini ve bunun için Çalışma Bakanlığı'ndan izin alındığını gördük. Dolayısıyla burada birebir bakanlığın ve bakanın sorumluluğu varken bu sorumluluktan kaçtıklarını ve bakan olması hasebiyle yargılanma izninin bulunmaması sebebiyle de orada insanlarımızı kaybettik.
Aileleri ziyaret ettiğimizde de henüz daha naaşları bulunmamıştı. Bir anne iki kızıyla kalmıştı. Kızlarının biri üniversite okuyordu, biri daha ufaktı. “Kapıyı gece açık bırakıyoruz. Gelir de kapı kapalı bulmasın” diye aradan günlerce geçmesine rağmen o taze umutlarını hani tutmaya çalışmalarını yaşadık. İnsanlar acılarıyla yaşıyor ve sonra onları orada baş başa bırakıyoruz. Yine Kartalkaya meselesi de öyle. Soma da böyle.
Biz büyük bir özveriyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurduğu komisyonda bunların tedbirleri ve dünyadaki uygulamalarıyla ilgili bütün neticeleri ortaya koyarak bir çalışma yapıp, bir teklif sunduk Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına. Orada da biz İyi Parti olarak da ayrıntılı bir raporu ana rapora eklettik. Yani İyi Parti'nin raporudur diye o raporun içine derç ettik.
Netice itibariyle buradan bir sonuç umduk. Fakat o kitap halinde kalmaya devam ediyor. Maalesef Kartalkaya'da olduğu gibi. Onu da anlatmak isterim. Yani Kartalkaya meselesinde de 78 canımızı yitirdik orada.
Dün aileler neredeydi? Ankara'nın göbeğindeydi. Bu ailelerin acısı her sene daha katlanıyor çünkü burada asıl sorumluluğu olan Turizm ve Çalışma bakanlığındakilerin yargılanmasına Danıştay izin vermiş olmasına rağmen herhangi bir savcının bu konuyla ilgili bir suç duyurusunda ya da bir dava açmaması üzerine insanlar bu acıyı yaşamaya devam ediyorlar.
Yani bir mahkeme açılmasına müsaade etmiyorlar ve bu 12 kişiyi kapsayan bir durum. Bu 12 kişiden dokuzunun yargılanmasına müsaade etmişti Danıştay. Fakat bu dokuz kişiyi de mahkeme önüne çıkarıp yargılayamıyoruz. Ne kadar suçlu, suçlu mu değil mi? Onlar da aslında kendi savunma haklarından muaf, ömür boyu bir yaftayla devam edecekler. O aileler önce bununla ilgili Bolu'dan Ankara'ya yürüdüler. Netice alamadılar. Dün de Ankara'da, Ankara'nın merkezinde bütün bu aileler bir araya gelerek evlatlarıyla ilgili bu iznin verilmesini arzu ediyorlar.
Bu arzu edenler için de çok acıdır ki yani Danıştay daire başkanı var. Yani Türkiye'nin adalet dağıtan en tepesindeki insanlar sokakta, mecliste, yolda hak ara hak aramaya, evlatları için mücadele etmeye itilmiş durumdalar. Bir hanımefendinin evladı, iki kahramanımızdan biri; tekrar içeri dalıp çocukları kurtaran fakat içeride şehit olanlardan bir tanesi. Yani onun annesi de ağır ceza reisi.
Yani Türkiye'de adalet dağıtan mekanizma, bu iktidardan adalet dileyen bir hale geldi. Bu da çok üzücü. Türkiye bu işlerden sıyrılmalı. Önce rant, önce cep anlayışı, önce fon anlayışı, önce ben anlayışı, bendense yansın bitsin kül anlayışı, bendense WhatsApp gruplarından çıkardık işte daha ne istiyorsunuz mantığı bu Türkiye'yi ayakta tutmaz. Adalet ölürse, devlet ölür. Devlet ölürse hükümet diye bir şey kalmaz. İşte bugün gelinen nokta bizce tam da budur. O yüzden bizim bunlarla ilgili mecliste Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına sunduğumuz kapsamlı raporların derhal faaliyete geçirilmesi ve eyleme dökülmesi gerekiyor. Yoksa çok daha bu ölümlerle karşılaşacağız.
O insanlara bakıyorum. Arabalarına bakıyorum ya Tofaş, eski Şahin yani zar zor geçimini sağlayan insanlar. Hele bir hanımefendi var. Koşarak gidiyor. Bakıyor eşi çıktı, sarılıp boynuna ağlıyor. Her an ölümle yatıp ölümle kalkılan bir yer buralar. Türkiye bunu hak etmiyor. Bu memlekette yaşayan hiçbir insanımız bunu hak etmiyor. Böyle yönetilmeyi de hak etmiyor.
Milletimiz ilk seçimde bir karar vermeli. Kendi evlatlarının geleceği için bir seçim var; bu önümüzdeki seçim. Bunu doğru vermeli diye düşünüyorum.
Çok uzun zamandır siyasetin içindesiniz öyle değil mi? Yani gençlik yıllarınızdan bu yana siyasetle iç içesiniz. Sizi böyle çok zorlayan şeyler oluyor mu? Mesela en çok hangi konuda zorlanıyorsunuz? Mesela şimdi hem İliç’ten hem Kartalkaya'dan konuştuk. Oradaki insanların acısıyla, meclis komisyonuna geliyorlar zaman zaman ifade vermek için ya da duruşmaları dinlemek için. Onlarla birebir temasta olup, onların acısıyla olmak herhâlde zorlayıcı bir deneyim olsa gerek.
Bir aile geldi. İki evladını kaybetmişti. Çok küçük çocuklar yani 9 ve 13 yaşlarında iki evladını kaybeden bir anne. Şöyle yüzüme baktı. Dedi ki: "İyi ki varsınız. Sizin o komisyonda olmanız bizim için en azından umutlarımızın tekrar yeşermesine vesile oldu." dedi. Şimdi bunu alıp nereye, nerenize sığdırabilirsiniz?
O zamanlar işte o bütün yüreğinizle, bütün kalbinizle bu işten sonuç almaya, bir daha bu insanların bu ıstırabını bu ülkede yaşamamasına dair bütün kalbinizle mücadele etmeye sevk ediyor sizi bu iş. Eğer vicdan sahibiyseniz zaten bunun gereğini yerine getiriyorsunuz. Ama bütün bunları yapıp da netice alamadığınızda, bir yerde tıkandığında o zaman da dünyanın en çok hüsranına uğrayan adamı oluyorsunuz.
O niye? Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi bu insanların çözüm yeri. Eğer biz buradan bu çözümü üretemeyecek hale getiriliyorsak; meclis sonuç alacak yapıdan çıkarılıyorsa, bu tek adam ve oraya ulaşmayla ilgili neticeye dönüyorsa siyasette ciddi anlamda kırılmalara sebebiyet veriyor.
O zaman biliyorsunuz ki bir milletvekili olarak da bu işlerin çözümünü sağlayamayacaksak bir mantığı yok. Dolayısıyla insanlara dönüp sizden talepleri karşısında siz de bir milletvekili olarak onlara diyorsunuz ki “Sizin bu talepleriniz çok haklı. Biz bunun için bu mücadeleyi veriyoruz. Ama bu mücadele için de bizim sizden bir talebimiz var. İşte görüyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, yasama, yürütme, yargının üç erkinin dumura uğratılması ve bununla ilgili sadece gece rüyasında görüp ertesi gün uygulayabilecek bir cumhurbaşkanlığı sistemi varken sizin sorunlarınızın çözülmesi mümkün değil. Türkiye ivedilikle yeniden güçlü bir parlamenter yapıya dönmeli”yi biz milletimizden talep ediyoruz. Diyoruz ki bunun mutlaka böyle yapılması lazım.
Tabii bu en yukarıdan ki baktığımız çerçeve. Yerel anlamda da uzun yıllar Çanakkale'de hem gençlik kollarında hem ocaklarda hem ilçede hem il başkanlığı görevi hem 2009 biliyorsunuz belediye başkanı adayıydık, orada da 0.3'ten %25'e varan bir oy oranıyla Çanakkale'de kendinizi anlatırsanız insanlara dokunursanız insanlar da sizi benimserse bir neticesini alabileceğimiz bir yapıya bürünmüştük.
Yine daha sonraki dönemde iki genel seçim, iki yerel seçim. Birinde Sayın Ülgür Gökhan Bey %61'le kazandı. Sonra 5 yıl önceden adaylığını ilan ettiğimiz bir arkadaşımız, 5 yıl önceden belediye meclisinde grup başkan vekili yaptığımız, partide grup sözcüsü yapıp işte topluma tanıttığımız bu sayede her hafta da sahaya inerek bir çalışmamız vardı. Orada da biliyorsunuz %37'ye varan bir oranıyla ortaya çıktı.
Bunlar hep teşkilatın ortak aklı çalışması, kadınlarımızın özellikle sahada olması, kadınların ev ev gezmesi, 6. kat demeden asansörsüz evlere kapıları tek tek çalması. O gençlikteki çocukların apartmanların en üstüne çıkıp o bezleri, afişleri asma mücadelesi, o inanç, o gayret, o organize olmak. İşte bunlar adayla da bütünleştiği zaman bir netice alabilecek bir ortama evriliyor.
Biz siyasette şunu gördük; liyakatli, inanmış, yanınızda kadınlarınız ve gençleriniz varsa bir şehri ters çevirebiliyorsunuz tabiri caizse. Hizmet edebiliyorsunuz ve bu insanlar o yetkiyi size verebiliyorlar. Dolayısıyla nasıl yerelde böyleyse genelde de aynı şekilde sizin kadronuzun liyakatli, işi bilen ehil insanlardan oluştuğunu görürlerse ve kendileri adına size güven duyduklarını teminatını verebilirseniz bu ülkede sizi oraya taşıyacakları inancını taşıyoruz.
Peki, 25 yıldır bunu niye başaramadık? Çünkü 25 yıldır rakibini kendi seçebilen bir cumhurbaşkanı var. Yani kendisine bu dönem rakibini seçtirmediğimiz zaman onun da seçilmeyeceği bir yeni süreci arzuluyoruz ve planlıyoruz ve bunun için de çok ciddi anlamda İyi Parti olarak kafa yoruyoruz.”
(HADİYE AYŞE İRİM)