"İçimden İnsanlar Düşüyor" ve "Sözün Sırrı" kitaplarının yazarı Demet Özdemir ile kurumsal hayattan yazarlığa uzanan yolculuğundan karakter kurgulamanın zorluklarına kadar pek çok konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.
İçimden İnsanlar Düşüyor ve Sözün Sırrı kitaplarının yazarı Demet Özdemir ile bir aradayız. Demet Hanım sizin yazarlığa yolculuğunuz nasıl başladı? Yani bundan önce de hep edebiyat dünyasının içinde miydiniz yoksa önceden farklı bir meslekte miydiniz? Şimdi artık kendinizi yazar olarak mı tanımlıyorsunuz?
Önceden 20 sene kadar kurumsalda bir çalışma hayatım oldu. O dönemlerde yazmakla ilgili çok fazla fırsat bulamadım ama hep iyi bir okurdum. İyi bir okur olmaya çalıştım. Öyle söyleyeyim aslında.
Şimdilerde son 10 yıldır da bir kararla kurumsal hayattan ayrılmak istedim ve daha başka ne yapabilirimi düşündüğüm noktada birkaç böyle denemem oldu ama en sonunda böyle yazma fikri, yaratıcı yazarlık, düşünerek bir şeyler üretmek, birilerine yazarak dokunmakla ilgili hep böyle aklımda fikirler vardı. Ve ben de bir o dönemde bunu bir denemek istedim. Bir kendimizi de deneriz ya yol boyunca. O yüzden denemek istedim. O noktada da yazmaya karar verdim. En azından bir şeyler üretebilir miyim noktasında biraz çalışmalarım oldu.
Öykü yazarlığı ile başladım. İçimden İnsanlar Düşüyor; o dönemin, o yoğun çalışma döneminin en son altı yıllık döneminden sonra ortaya çıkan bir eser. İnsan hikâyeleri, hayatımızdan insanlar, içimizden düşen insanlar.
Burada hep bana şey soruyorlar; gerçekten bu insanlarla hayatınızda bir noktada bir araya geldiniz mi? Tabii ki değil. Bir kısmında mutlaka bir araya geldik bu karakterlerin, işte yarattığım karakterler mutlaka birilerine dokundu. Bir yerlerden çıktı zaten. Ama işin sonuna baktığımızda benim hayatımda biri olan insanlar değildi hiçbiri. Sadece toplumda var olan hep birlikte var olduğumuz insanlardı.
O yüzden o İçimden İnsanlar Düşüyor benim için ayrıca önemli. 14 tane öykü var içerisinde. Öykü yazmaya hâlâ devam ediyorum ama bir roman yazma fikri vardı. Oradan da başka bir dalına işte roman yazmaya geçtim. Kurgu roman yazmaya başladım. İşte ilk eserim Sözün Sırrı oldu.
Öykü yazmak zaten çok zor bir şey. Belki de edebiyatın en zorlu türlerinden bir tanesi öykü yazmak. Roman yazmak belki, belirli bir konuya odaklandığınız için belki yazar açısından daha rahat bir alan olabilir çalışma açısından ama öyküde birden fazla romanı aslında küçük küçük parçalar halinde bir kitapta birleştiriyormuşsunuz gibi. Roman yazmaya aklınızda, romanın ana konusu belirdikten sonra mı başladınız yani bununla ilgili çalışmaya yoksa zaten öykülerinizi yazarken romanın konusu bir kenarda oluşmaya başlamış mıydı? Tamam, artık bunun romanlaşma zamanı geldi mi dediniz?
Aslında çok yaklaştınız. Benim ilk öyküm, kitaptaki de ilk öyküm Kilim Dükkânı. Kilim Dükkânı öyküsündeki ana karakter Emrullah karakteri hep aklımı yoran bir karakterdi ve öyküde zaten o şekildeydi. Orada bir kadın meselesi vardı. Onun yapmak için harekete geçtiği eylem beni çok etkiledi. Yazarken de hep onu düşündüm. Bunu daha nasıl anlatmalıyım? Daha başka nasıl anlatmalıyım diye. Bir anlamda konum ve meselem belliydi benim. Ben hep oradan başlamak istedim.
Zaten onu da öykü niyetiyle değil de uzun bir İşte anlatı gibi, bir roman gibi yazmıştım. Fakat o dönemde biz yola çıktığımda çok el yordamıyla öğrendim ben her şeyi. Edebiyat fakültesi mezunu değilim. Yazmakla ilgili bir iletişim fakültesinden mezun değilim. Böyle bir işle yoğrulmadım. İşte nasılsınızdır? İşte gazetecisinizdir. Biraz da o dili bilirsiniz. İşte edebiyat ayrı, gazetecilik ayrı. Evet, doğru ama en azından o yazma diline bir şekilde hâkim olursunuz. Yani yazıyla hemhal olduğum bir şey yoktu. Sadece klasik okurdum aslında. İlk etapta nasıl okunması gerektiğini öğrendim her şeyden önce. Çünkü bir şeyi okumakla yazmak ile okumak arasında büyük bir fark var.
Daha sonra da yazmaya başladığımda da öyküler oluştururken ilk böyle işte hocam benim elimde bu var dediğimde dedi ki bu öykü olmamış. Bunu öyküye çevirelim hadi yapalım falan. Benim için çok kıymetliydi ilk yazdığım metin ve onun da öyküye dönüşmesi harika. Ama orada kalmamalıydı. Kalmasını istemedim. Onu daha geniş bir alana sahip bir anlatının içerisinde var etmek istedim.
Sözün Sırrı’nda evet, Emrullah karakteri var. Ana karakter değil ama çok önemli bir yer. Yani öykü kitabın hikâyesinin kaburgasını oluşturuyor. Mihenk taşı gibi. Yani o olmasa zaten bu kitap olmazdı. Ama başka karakterler de var. Ana karakterimiz Faruk, Faruk'la başlıyor. Roman yazmaya kalktığınızda alanınız çok geniş. O alanda da çok güzel hareket edebiliyorsunuz.
Orada da çok zorluklar var. Kurguyu kaçırmamanız lazım. Başından sonuna aynı duyguyu yakalayabiliyor olmanız lazım. Anlatı dilinizin bozulmaması gerekiyor gibi, birçok tabii etken var. Yani ilk öykümün romana çevrilmiş halidir Sözün Sırrı.
Sözün Sırrı’nı yazarken, karakterlerin yapısını belirlerken sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Yani bu karakteri yapıyorum, yazıyorum, bunu geliştiriyorum ve öykü devam ediyor. Mesela gerçeklikten koptuğunu hissettiğiniz anlar oldu mu? Karakteri yazarken yani böyle bir insan gerçekte var mıdır ve ben bunu mu yansıtmalıyım gibi kendinizle bir çelişki yaşadınız mı? Yoksa bu zaten kurgusal bir karakter; ben buna istediğim zihinsel özgürlüğü verebilmeliyim diye mi düşünüyorsunuz? Kendinizi bu konuda nasıl bir çabanın içerisinde, nasıl bir kişilik çatışması içerisinde buldunuz? Bu da çok çünkü zor bir şey.
Kişilik çatışması kısmına da katılıyorum. Çünkü yazdığınız her karakterle aslında da o karakter olmanız gerekiyor bir anlamda.
Şimdi benim karakterim, erkek karakter ana karakterim erkek olduğu için tabii bir kadın gözüyle bir erkek karakteri yazmanın farklı zorlukları var. Aynı zorluk tam tersinde de var. Yani erkek olarak bir kadın karakteri yazmak her zaman zordur. Çünkü kendi içimizdeki olanları biliriz. Bir kadını daha kolay yansıtabiliriz. Çünkü mutlaka kendimizden de bir şeyler katarız karaktere. Başka şeyler de kurgulayabiliriz. Karakterin illaki biz olması gerekmiyor.
Bir kadın olarak daha çok kadınlarla birliktesinizdir. Doğal olarak daha çok gözlemlemişsinizdir. Ben dört kız kardeşin olduğu bir evde büyüdüm. Anne, anneanne sarmalı, teyze sarmalı İçerisindeydim. Etrafımdaki herkes kadındı. Arkadaşlıklarımız öyle oluyor belli bir süreden sonra. Bir erkeği yansıtabilmek için de düşünmek gerekiyor gerçekten.
Yani bir erkek bunu gerçekten yapar mı diye ya da bu şekilde konuşur mu diye düşündüğüm yerler oldu. Hatta bununla ilgili çok da böyle bir okuma grubunda kitap hakkında konuşurken okurlardan bir tanesi şey dedi. “Bu işte karakterimiz biraz naif bir dil kullanmıyor mu?” dedi. "Evet." dedim, “Naif bir dil kullanıyor. Bunu özellikle seçtim.” Tabii ki ona bir özgürlük alanı seçmek, vermek de istedim.
Yani yarattığım Faruk karakterinde evet bir erkek karakter olabilirdi. Evet, erkeksi tavırları olabilirdi ama çok mu erkeksi olmalıydı noktası da bazı kendimce kurgu, karakterin üzerinde farklı derinleşmelere gittim ama böyle de görülebilir. Yani “bir erkek bunu demez ki canımlar.” olabiliyor. Bazen ya da gerçekten der mi konusu tartışılabiliyor. Ya da bir kadın karakter üzerinden bu tartışılabiliyor.
İşte o noktada şey sarmalında kalıyorsunuz. Tam olarak gerçek karakteri gerçeğe uygun mu yazmalıyım? Yoksa bu gerçek olmayan şeyler yani gerçekte illa öyle olması gerekiyor şeklinde düşünmediğim biçimde mi yazmalıyım? Evet, öyle yazmalıyız aslında. Ama tabii o konuda da git gellerim oldu. Hani bunu yazarsam öyle olur mu diye düşündüklerim, karar vermeye çalıştıklarım ama özgün bırakmaya çalıştım kendimi.
O karakter gelişiminde ve olaylarda tamamen kurgu olduğunu, gerçek hayatta bu insanların olmadığını ama gerçek hayatta da var olduklarını bir şekilde anlatmaya çalıştım.
Peki, sizin yazarlık yolculuğunuzda muhakkak etkisi vardır ama Çanakkale'yle yolunuz nasıl kesişti? Bildiğim kadarıyla daha önce büyük şehirdeydiniz, değil mi?
Evet, İstanbul'daydım. İstanbul'da hâlâ evim var. Gidiyorum, geliyorum. Daha çok bu tarafta oluyorum ama Assos aslında çok sevdiğim bir bölge. Ayvacık'ın köyündeyim zaten şu anda. Ayvacık'ın Bademli köyündeyim. Ben Assos’u hep çok severdim. Yani ailemizle de arkadaşlarımızla da sık sık gittiğimiz; deniziyle, güneşiyle tatil anlamında var olduğumuz yerlerdi ama çok bambaşka bir havası vardır Assos'un. Bir Medeniyetin beşiğidir. Farklı bir aurası vardır.
Ben bu tarafa pek geçmemiştim. Yani Assos'a, Behramkale'ye geliyoruz, işte hep Küçükkuyu, Altunoluk, Behramkale ve tekrar geri dönüyoruz. Geçen sene hani böyle o tesadüflere inanır mısınız? Bazısı tesadüf der, bazısı kader der ya ona. Geçen sene bir fırsat doğdu. Dedim ki evet ben bunu kabul edeyim, bir geleyim, bir işte burada bir ev tuttuk bir arkadaşımla. Sonra o evde kalamayacağım dedi. E o zaman ben kalayım dedim falan. Böyle bir girişimim oldu. Çok planlayarak ve programlayarak yapmadığım bir şeydi ama gittiğimde gerçekten kendimi ait hissettim.
Şimdi Çanakkale benim köyüm değil. Ben bambaşka bir yerdenim. Göçmeniz biz, babamın tarafı, annemin tarafı farklı yerlerden gelmiş. Benim esas köyüm Silivri'nin köylerinden biri. Bir Rum köyünde konuşlanmışlar o dönemde. Orada yaşayan bir ailem var benim. İşte kimisi büyük şehirde kimisi hâlâ orada.
Aslında o köy kültüründen uzak değilim ama artık şehre çok yakın bir köy olduğu için de tam olarak köy olarak da düşünemiyorum köyümü. Buraya geldiğimde bambaşka bir şey oldu. Yani hem denize çok yakınsınız. Hem o medeniyetler beşiğinin içerisindesiniz. O felsefe alanı çok açık. İşte Kaz Dağları'na yakınsınız. Tertemiz bir havanın içerisindesiniz. Bir de üstelik köydesiniz. E dedim ben daha ne isterim?
Böyle olunca kalma kararım öyle başladı. Tabii bu yolculuk bir deneyim hepimizde olduğu gibi. Gerçekten nereye kadar varacağını, ne yapacağımı, ne kadar süreceğini ben de bilmiyorum. Çünkü yarınımızı bilmediğimiz bir hayat örgüsü içerisindeyiz ama şimdilik güzel, gayet keyifliyim. Evime de yerleştim. 2. senem. Böyle bir müddet devam eder, belki hep devam eder. Bilmiyorum. Bundan sonrasını yaşayarak öğreneceğiz.
Şimdi tabii kitabınızda yayınlandıktan sonra burada çeşitli okuma kulüpleriyle bir araya geliyorsunuz. Kitaplarınızı okuyorsunuz. Bu akşam zaten bir programınız var. Peki, önümüzdeki günlerde başka belirlenmiş programlarınızda var mı böyle?
Çanakkale'de Bi'Kitap Kulübü ile bu akşam görüşüyoruz. Benim İnstagram sayfamdan da görebilirler yeri, saati 19.30'da oradayız. Açıktır. İsteyen herkes katılabilir.
Ekim'in 7'sinde de Yeni Kentler Derneği Ezine'deki bir kitap kulübü ile birlikteyiz. Onun da duyuruları olacak. Yapıldı, tekrar yapmaya devam edeceğim. Onu da paylaşacağım. Onu da oradan ulaşabilirler. Çanakkale'de bir kitap kulübümüz daha var. O bir kapalı grubumuz olacak. Onun çok fazla net olmadı ama onun da ilanlarını açacağım. O da açık bir gruba dönüştü. Yani kapalı bir gruptu.
Daha sonradan başka katılmak isteyenler de oldu. Şu anda programımda bugün dâhil üç tane kitap kulübüyle görüşmemiz var. Bazen kitapları okuyoruz, öyle buluşuyoruz. Bazen kitaplar okunamıyor ama biz gene buluşuyoruz. Yazma deneyimlerinden konuşuyoruz, yazarlık deneyimlerinden, yazmak isteyenlerin, öğrenmek istediklerinden, hâlihazırda yazmış ama yayınlatma noktasında bilgi almak isteyenlerle, biz de bilgimiz kadar ne kadar yetiyorsa onlarla paylaşıyorum.
Bunun gibi çeşitli zamana yayılan çalışmalar var. Oldu, olacaktır. İnşallah. Burası o anlamda önemsediğim bir bölge oldu. Çünkü bunu hiç kurgulamadım. Yani hani ben oraya giderim, gittiğim zaman da bunları yaşarım gibi bir noktasında hiç öyle bir düşüncem olmadı. Ama aklımda hep şu vardı. Ben yazıyorum, yazan bir insanım. İşte şu anda kurgu yazıyorum. Hâlâ öyküler üretmeye devam ediyorum. İşte kolektiflerde yer alıyor, dergilerde yer alıyor öykülerim. Belki bir öykü kitabım daha olabilir ileride.
Aslında kitabınız henüz çok yeni ama var mı başka bir planınız?
Planlarım var ama. Yani bundan sonra yazmak istediğim şeyler var. Kafamda başka meselelerim var. Anlatmak istediklerim var. Dokunmak istediklerim var. Bir 10 senelik yazarlık geçmişim var. Yazan insanım diyorum. Yani çok tecrübe gerektiren bir iş; her işte olduğu gibi. Yani hiçbir zaman tam ben olmuyorum aslında ama elinizden geldiği kadar olmaya çalışıyorsunuz. Daha iyiye, hep daha iyi gitmeye çalışıyorsunuz. Ve ben ulaşmayı ve teması çok seviyorum.
Aynı zamanda sosyolog kimliğim de var. İkinci üniversiteden sosyoloji mezunuyum. Onunla ilgili okumalar yaptım, özellikle bu kitabı oluşturmak için felsefe ve sosyoloji alanında. Ama tabii çok metafizik bir yerden değil. Tamamen toplumun içerisinden ve yaşadığımız ve bildiğimiz yerden aslında. O yüzden zorlayan bilgilerimiz yok. Ama ulaşmayı seviyorum. Dokunmayı seviyorum. Bir tek insan da okuyup kendinden bir şey bulsa ya da küçücük bir farkındalık yaratabiliyorsak ne mutlu diyorum.
O yüzden atölyeler düzenliyorum. Burada henüz başlamadım ama ben daha kendimi tanımaya, kendimi burada var etmeye çalıştığım için onlar da olacak inşallah diye düşünüyorum. Bu kadar hayal etmemiştim ama beklediğimin gerçekten üstünde bir ilgiyle de karşılaştım. Çok güzel oldu. İşte köyde söyleşiler yaptık ve bir araya gelmek harikaydı mesela.
Akida Kafe’de ve Bademli köyündeki Bademli kafede konuşmalar yaptık. Moderatörüm her zaman Mine Hanımdı. (Mine Kandaz) Köyde bir sosyolog Mine Hanımla biz el ele çalışıyoruz. Onun bana desteği, benim ona desteğim ve ikimiz de bu kadın birliğini, kadın desteğini çok önemsiyoruz. Erkeklere destek olmayalım mı? Yok öyle bir şey. Herkes birbirine tabii ki destek olsun. Ama kendi hemcinslerimizi biliyoruz işte konuyu. Biraz daha bazı noktalarda eksi ile başlıyoruz. Biraz daha arka planda kalıyoruz ya. İşte o yüzden biz birbirimize de omuz verelim. Herkes birbirine omuz versin ama biz de birbirimize omuz verelim istiyoruz. O anlamda güzel çalışmalarımız oldu. Olacak da inşallah.
Çanakkale'nin zaten öyle bir etkisi vardır. Buraya gelen insanlar bazen ilk etapta burada kültürel etkinlik açısından bir şey yok diye düşünebilirler. Sonra bakarlar ki belki de asıl budur fırsat. Yani çok fazla etkinliğin olduğu bir yerde belki siz o kendinizi geliştirme, kendinizi gerçekleştirmeyi yapamayabilirsiniz ama burada o yoksa belki de o eksiği tamamlamak için buradasınızdır ve sizin bir adım atmanız gerekiyordur.
Evet, bu Çanakkale'ye özel olmayadabilir ama tabii onun da bir özelliği var tabii kendi içinde ama daha küçük yerlerde daha görülebiliyorsunuz. İnsanlar size daha rahat ulaşabiliyorlar. Ulaşabilmek önemli. Hem siz ulaşıyorsunuz hem okurlar size ulaşabiliyor. Tabii İstanbul büyük bir şehir. Çok kalabalığız. Yani o kadar büyük bir şehirde görmek, görünmek… Ha, dokunmak yani tamamen kaygı görünmek kaygısı değil tabii ki burada. Dokunabilmek de çok zor. Çünkü bazen öyle alanları bile ulaşamıyorsunuz. Derler ya bütün köşe başları kapılmış oluyor bazen. Doğal olarak birileri zaten bir şeylere başlamış oluyor. Ne kadar çok kaynak var ama o kadar çok da insan var. O yüzden orada alan ve mekân yaratmak, alan ve mekânı doldurmak bazen zor olabiliyor.
(HADİYE AYŞE İRİM)