yandexmetrikacounter
İlişkilerin Kırılma Noktası: Söylenmeyi Bır | Çanakkale Olay

İlişkilerin Kırılma Noktası: Söylenmeyi Bırakıp Eyleme Geçmek

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile söyleşi serisinin 20. bölümünde, "Ben değişirsem ilişkilerimde ne değişir?" sorusuna yanıt aradık.

105

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile söyleşilerimizin 20. bölümüne geldik. Bugünkü konumuz belki de söyleşilerimizin başından bu yana aslında söylediklerimizin bir kısa özeti gibi olacak. “Ben değişirsem ilişkilerimde ne değişir?” Söyleşilerimizin başından beri önce öz farkındalıkla başladık, kendimizin nasıl farkına varabiliriz, sunun bizim hayatımıza etkilerini böyle yavaş yavaş aldık ama hakikaten ben değişirsem ilişkilerimde ne değişir?

Gerek danışmanlıklar olsun, gerek atölyeler olsun şu soruyla çok karşılaşıyorum: “Tamam ben değiştim. Bir şeyleri değiştirdim. E onlar? Etrafımdakiler ne olacak? Onlar aynı kalıyorlar.”

Hayır, öyle olmuyor. Biz şuna çok alışkınız toplum olarak; sürekli değişmesini istediğimiz şeyden söyleniyoruz. Sürekli söylüyoruz, söylüyoruz, söylüyoruz. Anlatıyoruz. Defalarca, yüzlerce, binlerce kez anlatıyoruz ve diyoruz ki “Ya 500 kere söyledim yapmadı.” Söylenilenin duyarsızlaştığı bir noktaya geçiyor. Karşı taraf artık sizi duymaz hale geliyor. “Ha tamam gene başladı söylenmeye… Bitsin de kalan hayatımıza devam edelim” diye düşünüyor. Kim olursa olsun. Eş, çocuk, arkadaş, aile, anne, baba.

Burada sizin değişmeniz aslında karşı tarafta bir ezberi bozuyor. Şimdi hep söylüyorsunuz ya. Ben de diyorum ki artık söylemeyi bırakalım. Çünkü bu cümle biraz kafa karıştırıcı ama anlarsanız çok mantıklı bir yere getiriyor bizi. Hiç kimse kendini, anlatarak anlatamamıştır bu dünyada. Peki, nasıl anlatmıştır: Davranışlarını değiştirerek, hareketlerini değiştirerek, olaylar karşısında farklı konum alarak.

Hatta şöyle anlatıyorum; mesela diyorum ki eşiniz bir gün eve bir geldi koltuklar yok salonda. Nasıl bir şok yaşar? Nereye gitti koltuklar ya? Ne oldu? Bir düzen değişti burada ya da bütün eşyalar yer değiştirmiş. Bir şok yaşarız değil mi girdiğimizde? Davranışlarımız da böyle.

Bir konuda o kadar ezberlenmiş davranışlar yapmaya başlamışızdır ki artık herkes duyarsızlaşır ve bizi ciddiye almaz. Biz de bunun artık böyle sürekli söyleyip tükenmiş noktasında kalırız. Fakat ufacık bir davranış değişikliğiyle bir şeyleri yaşamaya başladığımız zaman deriz ki ya karşı taraf öncelikle şunu der; “Bir dakika bir şey var bir tehdit var. Olması gerektiği gibi olmadı. Bir şeyin yeri değişti.” Ona dikkat kesildiğinde, siz de orada o kendinize uygun hareketi devam ettirdiğinizde bu sefer karşı tarafta geçinmeye gönlü varsa, ilişkiyi sürdürmeye gönlü varsa size göre konum almaya başlıyor.

Hemen bir örnek, ben kendi hayatımdan örnek veriyorum, benim eşim anlık kararlar vermeyi çok seven bir insan. Yani bir yere diye yola çıkarken bambaşka bir yerde kendimizi bulabiliyoruz yolda. Diyor ki bir anda öyle istedim. Ben de buna çok kızardım ve sürekli söylenirdim. Yani buna diye çıktık böyle oldu, şöyle oldu, böyle… Diyor ki mesela günün sonunda ne yapacaktık biz? Kahve içecektik. İçtik mi? İçtik mi? Neyin peşindesin?

Düşündüm. Ama rahatsız da ediyor yani. Ben de çünkü belirsiz şeyleri çok sevmiyorum diyelim ki. Düşündüm dedim ki o zaman burada bir davranış değişikliği göstermek lazım. Peki, nasıl yapacağız? Gene bir gün çıktık böyle. Ben hiç tepki vermedim. “Ne oldu? İyi misin? Bir şey mi var?” Yok dedim. Dediğin mantıklı geldi. Doğru orada ya da burada fark etmez. Gidiyoruz işte sonuçta. Neyse yaşadık, değişik bir şey oldu. Çünkü dikkatini çekti onun da. Geldik. Bunu yaşadıktan sonra olayın etkisi geçti. Güzel bir gün geçirdik ve ben dedim ki: "Kendi kafa karışıklığını kendi içinde yaşayıp son kararı bana bildirirsen bu günüm daha mutlu geçerdi." Çünkü ben böyle olduğu zaman ne kadar adapte olmuş gibi gözüksem de içimde aslında şu duyguyu yaşıyorum diye yüzleştikten sonra olayı değiştirip, konumu değiştirip farklı bir noktadan girdikten sonra biz bir daha öyle bir durum yaşamadık. Yaşandığı noktalarda da artık ben zaten o uyumlamayı yaşıyorum. Çünkü çabayı görüyorum artık karşı taraftan gibi.

Benzer şeylerde farklı durumlarda da bu olabilir. Ev hep dağınık. Bir geliyorsunuz hiçbir şey toplanmamış. Hep söyleniyorsunuz ama topluyorsunuz da. Diyorum ki toplamayın. E o zaman dağılacak, daha kötü olacak, gene ben yapacağım. Hayır, biraz o şeye maruz kalmaya izin verin. Biraz o davranış değişikliğini yaşatın. Zaten karşınızdaki kişiler bir panik olacaklar. Ya iki gündür toplamıyoruz, iki gündür o da toplamıyor. Bir şey var. Dur bari bir toplayalım. Bir tehlike sezilecek çünkü şeklinde böyle davranış değişiklikleri veya oradaki uygulamalardaki biraz sizin farklı kendiniz geliştirip odak noktanızı değiştirmeniz, çevrenizdekilerin de değişimine etki sağlıyor.

Değişim her zaman için korkutucudur. Bu her ne kadar olumlu da olsa yani barakadan villaya da taşınıyor olsanız korkarsınız. Başka bir ortama girdiğiniz zaman da korkarsınız. Bildiğinizin dışında olmak zaten korkutucu bir şey… Şimdi bu durumda insanlar farklı farklı tepkiler gösteriyor. Kimisi evet korkar ama o süreci sağlıklı bir şekilde atlatmayı başarır. Az önce verdiğimiz örnekten yola çıkalım. Diyelim ki anne ve bir çocuğu aynı evin içerisinde yaşıyor. Çocuk toplaması gerekeni toplamıyor. Anne bir müddet sonra toplamayı bıraktı ve bu konuda farklı bir iletişim dili kullanmayı seçti.

Çocuk bunu şu şekilde algılayıp da davranabilir: “Madem artık sesini de çıkartmıyorsun ben dağınıklığı iki katına çıkartayım.” Burada değişiklikten korkan taraf aslında çocuğun kendisi oluyor ve biz değişiklikten korkmayı çocuğumuza kendimiz öğretmiş oluyoruz, değil mi? Yani ona zaten bugüne kadarki davranışlarımızda değişiklikten korktuğumuzu ve değişikliğin kötü bir şey olabileceği mesajını verdiğimiz için, aynı şey ailemiz için yani eşimiz için de geçerli, dolayısıyla burada karşı tarafın davranışına da etki edebilmeyi başarmamız gerekiyor. Tamam, kendimizi ben değişince ilişkilerde de değişir. Buradan yola çıkabiliriz. Yani ben kendimi değiştirdim. Şimdi karşı taraf beni tehdit olarak algılamadan ona bunu nasıl aktarabilirim? Bu çok önemli bir şey çünkü.

Yine açık iletişim kuracağız ve istikrarlı davranacağız. Ben şöyle anneler çok gördüm; “Tamam bıraktım. O da toplamadı. Bir süre böyle devam etti. Eve misafir gelecekti. Mecburen girdim yine topladım.” Çünkü çocuk biliyor. Dışarıdan biri geldiği anda annem bununla yüzleşmek istemeyecek. Benim burada kötü görünmemi istemeyecek. Bu şekilde gözükmemi istemeyecek.

Hâlbuki o mağduriyeti, o utancı çocuğun yaşamasına izin vermek gerekiyor. Biz bunları yapamıyoruz. Maalesef burada bizim toplumumuzda hâlâ bu durum kötü algılanıyor. Ama bir şeyin sonucuna maruz kalmazsa bir çocuk veya bir insan yaptığı şeyin kötü bir şey olduğunu ya da onu değiştirmesi gerektiğini düşünmez ki.

O sonuca biz maruz bırakmadığımız için ve orada istikrar gösteremediğimiz için de o çocuk bizi korkuyor olsa da çok ciddiye alamayabiliyor. Ama bir arkadaşı geleceği zaman eve mesela, bu şekilde görüp onu yargılasa, eleştirse dese ki "Ay ne biçim bu odada sen nasıl yaşıyorsun?" dese çok daha o etki alanını sağlamış olacağız.

Fakat biz orada öncelikle gene hep konuştuğumuz, haftalardır konuştuğumuz, kendimize engel olamıyoruz. Kendimizin oradaki durumuna engel olamıyoruz. Başkası ne der? Gelen kişi ne der? Ay bu nasıl anne? Çocuk toplamıyor da kadın niye toplamamış? Ay ne dağınık kadındır... Yani bizim kişisel iletişimimiz el âleme vereceğimiz hesabın çok daha altında kalıyor. Biz dışarıya vereceğimiz hesaplara kendi ilişkilerimizi feda ediyoruz yine.

Bu el âlem de aynı dertlerden muzdarip bu arada…

Öyle. Ama değilmiş gibi göstermeyi iyi başardıkları için ya da biz o konuda kendimizi hep yargılamaya devam ettiğimiz için. Maalesef burada da o istikrarı sağlayamıyoruz. Eşimizle ilgili de, çocuğumuzla ilgili de. Bir de ben kadınlarda özellikle bu problemi çok görüyorum, çok karşılaşıyorum. Kadınların kendine ait yarattığı bir alanı yok. Bir hobisi yok. Bir dinlenme zamanı yok. Kendini odağını çevirecek bir noktası yok. Hep odak noktası eşi, çocukları, ailesi, evi, etrafı vesaire. Diyorum ki sen ne istiyorsun? Çoğu kişi buna cevap veremiyor. "Ben ne istediğimi bilmiyorum Mine Hanım." diyor. "Ben hiç bunu düşünmemiştim." diyor. “Ben orada gerçekten ne istediğimin farkında değilim” diyor. Bunun düşünülmemesi de aslında çevrenin biraz öyle olmasına etki ediyor.

Odak noktanızı eşinizden, çocuğunuzdan biraz kaydırıp sorumluluklar harici kendinize getirdiğinizde, kendinize de bir alan yarattığınızda, kendinize de bir zaman yarattığınızda gerçekten çok bambaşka noktalara gelebiliyor durum.

Gene kendimden bir örnek vereceğim. Ben eşim her eve geldiğinde "Ay sohbet edelim, muhabbet edelim." falan böyle hani darlayan da bir yapıdaydım eskiden. Birlikte bir şeyler yapalım falan. Adam da dinlenmek istiyor. O an benimle aynı enerjiye sahip değil. Tamam, eşimizle hiçbir şey yapmayacağız mı? Tabii yapacağız ama sen her gün söyleyince de itici oluyor bu sefer yani. Yapacağı varsa da yapmıyor. Kendime odaklanıp ya ben neyi seviyorum; işte kitap okumayı seviyorum. Neyi seviyorum? İşte bu alanda bir seminer var. Gideyim onu dinleyeyim kulaklıklarımla. Ya da ne yapmak istiyorum o an? Bir yürüyüş, gideyim onları yapayım dediğimiz noktada biraz süre geçtiğinde eşimin şöyle geldiğini çok gördüm ben: “Ya hadi gel bir kahve içelim. Ne zamandır karşılıklı oturmuyoruz.” İşte bu; söylemden çıkıp, eyleme geçip, hareket değişikliğiyle karşı tarafı dönüştürmek.

Ve ilişkiyi değiştirdiniz. İlişkinin dinamiğini değiştirdiniz. İlişkide öfke birikmesinin önüne geçmiş olundu. Hem kendinizin hem onun. Çünkü biz talep eden tarafta oluyoruz ama talep ettiğimiz kişi de bir müddet sonra bundan çok yoruluyor olabilir yani bunu da hiç düşünmüyoruz. İstiyoruz ki her şey bizim istediğimiz gibi olsun.

Yani tabirimi maruz görsün herkes ama genel olarak 2 yaş sendromlu çocuklar gibi davranıyoruz. Yani bir markete girdik, bir şey almak istedik. Bize hayır dendi. Bir kere hayır denmesi yeterli. Biz ortalığı velveleye veriyoruz. Ağlıyoruz, yerlerde tepiniyoruz bu konuda. Bir şeyler yapıyoruz. Ama zaten başka yol bilemediği için 2 yaş çocuğu bunu yapıyor. Fakat bunu 42 yaşındaki bir insan yaptığı zaman aslında yine çocukmuş gibi oluyorsunuz ki bence zaten hisleriniz zaten çocukluk evresinde kaldığı için işte burada eğer böyle hissediyorsunuz. Hepimiz bunu yaşıyoruz, suçlayıcı bir ifade değil, bunu hissetmeyen, bunu yaşamayan insanın olduğunu ben düşünmüyorum.

Çok farklı bir ailede yetişmişsinizdir. Psikolojik olarak olgunluk seviyesinde bir eğitimle sizi beslemişlerdir, bugüne kadar getirmişlerdir. İçinde bulunduğunuz toplum da sizi bu konuda desteklemiştir, o ayrı ama herhalde bu 100 milyonda 3 kişi falan denk geliyor.

Duyguları görünmemiş çocukluk yaşamak bizim jenerasyonun zaten %99'u %1'i istisna tutalım. Günümüzde de bu kadar bilgiye sahipken bile gene aslında duyguları görülmüş bir çocukluk yaşanmadığının farkındayım. Onu ayrı bir söyleşi konusu yaparız.

Duyguları afişe ediyor bu nesil. Duyguları afişe ediyorlar. Her yerde reklam reklam, pano pano görülüyor. Fakat aslında hissedilmiyor, karşı tarafa geçmiyor, kendilerini anlatamıyorlar. Bir etiket olarak taşıdıkları bazı kavramlarla hayatlarına devam ediyorlar. Bizimki tamamen yok sayıldı. Onlarınki afişe edildi, yine yok sayıldı.

Aslında aynı etkiyi yarattı. Biz o 2 yaşımızda görünmemiş halimizde kaldık. Aslında görüntüde 42-52-62 yaşında görünebiliriz ama hâlâ o 2 yaşında çocuğuz. Çünkü en son orada görüldüyse bizim ihtiyaçlarımız ve duygularımız biz hâlâ oradaki beklentileri sürdürüyoruz. O yüzden hep kendimize bakalım, kendimize dönelim diyoruz. O ihtiyacı biz kendimiz karşılamayı öğrenmediğimiz sürece, karşımızdaki insanların o boşluğu doldurması mümkün değil.

Bunu yüzde 100 söyleyebilirim. İzledikleri her yerde de dinledikleri her kişide de aynı cevabı bulacaklardır. O boşluğu kapatacak tek kişi gene biziz. Kendi farkındalığımızla, kendi kabullerimizle ve kendi o kişisel gelişim yolculuğumuzla. O yüzden günümüzde de çocukların tabii yaşadığı konuyu ayrıca özellikle konuşmak isterim. Duyguların görülmediği toplumda hâlâ yaşıyoruz.

Kendimiz o yüzden duygularımızı görmekte zorlanıyoruz. Hak görmüyoruz. Ne olduğunu bile bilmiyoruz. Çoğu duygular bizde raket duygular diye yaşanıyor bu psikolojide var. Şöyle anlatayım. Erkekler ağlamaz. Erkek ağlarsa güçsüz gözükür dediğimiz bir toplumda; erkek üzüldüğünde sinirleniyor. Çünkü üzüntü olarak çıkamayan duygu öfke olarak çıkıyor. Form değiştiriyor.

Kadın sinirlendiğinde agresif gözüktüğü, etiketlendiği için ağlamaya başlıyor. Kadın da öfkesini üzüntü olarak yaşıyor. Bu sefer erkeğe sürekli ne kadar öfkelisin, kadına sürekli aman senin de gözyaşların durmuyor deniyor. Olduğu gibi yaşayamıyoruz duygularımızı. Olduğu gibi yaşayamamaktan kaynaklı da çevremizin de yaşamasına fırsat vermiyoruz. Bizim anlamadığımız şeyi etrafımızdakiler anlasın diye bekliyoruz.

O yüzden ben değişirsem, benim bakış açım değişirse, kendime bakışım, kendime saygım, kendime olan o alan açmalarım değişirse, odak noktam dışarıdan kendime kayarsa, çevremdeki insanların da odak noktasının bana kayması %99 ihtimal. İstisnalar hariç. O yüzden ben değişme noktası, ben kimliği, benim kendimi tanıyarak oluşturmam pek çok şeyin de yolunu açabilmenin ilk adımı ama cesaret de gerektiriyor. Çünkü o noktadan sonra da başınıza neler geleceğini bilmiyorsunuz, konfor alanınız bir sarsılıyor.

Konfor alanı biliyorsunuz hep rahat olduğumuz yer değil, üzüntü de olsa alışkın olduğumuz yer. O alışkanlıklar sarsıldığında biz de kendimizin nereye gideceğini bilmediğimiz için biraz cesaretli bir adım oluyor ama inanın kendinizi tercih ettiğinizde etmediğinizden daha az sıkıntı yaşıyorsunuz.

Görsel tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.

(HADİYE AYŞE İRİM)
Paylaş