Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile olan söyleşilerimizin 16. bölümündeyiz. Bu bölümümüzde Mine Hanım'la olumsuz olarak tanımladığımız öfke, korku gibi duyguların kişisel gelişimimiz ve aile yaşantımız üzerindeki etkilerini konuşacağız. Mine Hanım, söz sizde…
Öncelikle soruyu çok doğru sordunuz. Şöyle ki olumsuz olarak tanımladığımız… Bunları biz olumsuz olarak tanımlıyoruz. Burada ilk bilgim şu olabilir; her duygunun bize kattığı bir şey var. Ve her duygunun dengeli olarak bizde yaşanması gerekiyor. Günümüzde maalesef her şey böyle sürekli mutluluk üzerinden sunulduğu için; sürekli sanki mutlu ve huzurlu olmak zorundaymışız ve diğer duyguları hissettiğimizde bir arızalıymışız gibi bir algı oluşturuluyor. Buna çok karşı çıkmakla beraber bu açıklamayı da yapmış olayım en azından bu sorunuzla beraber.
Öfke de, korku da, kaygı da, üzüntü de, mutluluk da endişe de bizi hayatta tutan şeyler. Her birinin bizim tarafımızdan yaşanmasının bir anlamı var. Bu bizi bütünleştiriyor. Bizim olumsuz diye nitelendirdiğimiz duygular aslında bizde olumsuz duygu ya da olumsuz bir tepki hissettiren, etki tepki hissettiren durumlar. O yüzden olumsuz diyoruz. Yoksa her duygunun aslında bize öğrettiği, rehberlik yaptığı taraflar da var.
Özellikle negatif adlandırılan duygularımız bize pozitif duygularımızdan çok daha fazla rehberlik yeteneğine sahip. Öfke, kaygı, korku, endişe bizi bir şeylerden korumak için de var aynı zamanda. Öfkelendiğimizde neleri kabul etmediğimizle yüzleşiyoruz. Korku, kaygı bizi tehlikelerden korumak için de var oluyor. Fakat duyguların rehberliği noktasında benim bahsedeceğim konu dengelerin aşıldığı noktası.
Özellikle ailelerle yaptığım çalışmalarda görüyorum. Çok aşırı kaygı, korku… Çok aşırı öfke, çok aşırı üzüntü, keder, endişe, acı. Bunlar aşırı derecede ve dengeyi bozucu derecede yaşandığı zaman kişinin hem kendisine hem de yaşadığı o aile çevresine çok farklı yansımaları oluyor. Burada dengeyi bozan duygu durumlarından bahsetmiş oluyoruz böylelikle ve hiçbiri negatif değil. Tamamen hepsinin bize öğreticiliği var ve her biri de kendi alanında kıymetli. Kaygıyı aşırı hissediyorsak, korkuyu aşırı hissediyorsak, içimizde neleri kaybetmekten korktuğumuza, nelerle yüzleşmek istemediğimize bakabiliriz. Öfkeyi çok aşırı hissediyorsak, nerelerde kendimizi var edip edemediğimize bakabiliriz.
Bir önceki programda da hatta konuşmuştuk, söyleşide demiştik ki öfkelendiğimiz zaman aslında bizim kendimize vermeyi unuttuğumuz şeyleri öfke bize hatırlatıyor. Kızıyoruz kendimizle ilgili bir şeyleri tam yapamadığımızda. Üzüntü, acıya çok hapsoluyorsak da çok fazla sorumluluk almadığımızla yüzleşebiliriz. Yani hep bir şeylerin mağduruysam da ben demek ki hayatımla ilgili hiçbir sorumluluk almıyorum. Hep başkalarının yaptıkları beni iyi ya da kötü hissettiriyor şeklinde tanımlamalarla kendimizi anlayabiliriz.
Tabii ki zaten buradan aile yaşantımıza da hemen bir kapı açılmış olur. Çünkü kendimizde bu etkileri tanımlayamadığımız zaman aile yaşantımıza da yansıtıyoruz ve bu da bir aile içi tabii ki doğal olarak bir kaosa da neden oluyor. Danışanlarınız arasında size “Ben kendimi sürekli negatif, olumsuz duygular içerisinde buluyorum ama eşim, partnerim bana bunu iyileştirme yolunda hiçbir adım atmıyor” diye şikâyet eden insanlar vardır diye tahmin ediyorum. Biraz bu da sorumluluğu az önce konuştuğumuz gibi başkasının üstüne atmak oluyordu. Çünkü kendi mutluluğumuzdan aslında kendimiz sorumluyuz.
Evet. Özellikle toplumumuzda. Bu eşinin hiçbir sorumluluğu olmadığı anlamına gelmemekle beraber kendisinin yaşadığı sıkıntılarla ilgili birincil öncelik sorumluluğunun kendisinde olduğunu gösteriyor kişinin ve benim de zaten çalışmalarda en çok fark ettirmeye çalıştığım şey bu. Birinci öncelikli olarak eşinden beklediğin davranışı sen kendine nerelerde göstermiyorsun? Eşim bana vakit ayırmıyor, sen kendine nerelerde vakit ayırıyorsun? Ya da eşine vakit ayırıyor musun? Birinci öncelik kendimi ayırıyorum.
Ev işlerini yapmakla, vakit ayırmayı birbirine karıştırmamak lazım değil mi?
Tabii, kesinlikle kendine vakitten kastım tamamen keyif aldığımız hoşlandığımız şeyleri yapmakla alakalı. İşte eşim benimle sohbet etmiyor… Ben eşimle sohbet edecek ortamları ne kadar oluşturuyorum veya ben kendi içimde ne kadar kendimle sohbet ve diyalog halindeyim?
Hangi sohbet türlerinden hoşlanıyorum, nelerden konuşmaktan hoşlanıyorum, onu biliyor mu acaba?
Biliyor muyum? Onunla ilgili araştırmalar yapıyor muyum? O konuları açıp onunla ilgili bir sohbet başlatabiliyor muyum yoksa sürekli karşımdaki kişinin mi bir şeyleri başlatmasını ya da anlamasını bekliyorum.
Bir de çok sık karşılaştığım, hatta geçen ay videosunu da çektim o konunun, bir yerde bir şey anlatıyorum böyle ailelerle ilgili bir atölyede. Hocam diyor tamam ben bunu çok iyi anladım. Eşime nasıl öğretebilirim? Diyorum ki sen önce kendin bu bilgiyle ne yapabilirim? Çünkü bilginin muhatabı sensin. Karşımdasın. Anladın, duydun, öğrendin. Çok hoşuna gitti. Kendi hayatımı bu bilgiyle nasıl dönüştürebilirim ile ilgili bir harekete dönüşsün. Sonrasında eşine de o hareketle beraber bilgiyi ver ki beraber anlatabilesin. Daha kendimiz bir şeyi yapmadan hemen ben eşimi nasıl düzeltebilirim?
Yani ben bir şey yapmayayım aslında bir şeyin sorumlusu olmayayım. Burada aslında gene çok derin şeyler yatıyor, durumlar yatıyor. Çünkü hayatı boyunca karar almasına çok izin verilmemiş kişiler genelde karar almakta çok zorlanıyorlar. Kendi hayatlarıyla ilgili bile genelde kendi hayatlarını birine teslim etmeyi seçiyorlar. Fakat o kişinin de birebir karşı tarafı anlayabilme şansı yok. Çünkü onun yaşamını yaşamadı. Onun duygularını hissetmiyor. Veya öyle bir sorumluluğu da yok baktığımızda.
Burada kaos başlıyor işte. Burada kişi kendi sorumluluklarını başkası yapsın da ben mutlu olayım diye beklediği anda hem kendini sürekli bir acının içine itmiş oluyor ve o üzüntü, keder, beklentilerin karşılanmaması duygularını yaşamış oluyor. Hem de karşısındaki kişi bunu anlayıp yap yapamayacağından kaynaklı tam manasıyla. Sürekli böyle bir döngünün içinde hapsolmuş oluyor. O yüzden dengesi kaçmış duyguların üzerine. Benim burada sorumluluğum ne?
Tamam, o yapmıyor ama ben burada ne yapmalıyım değişik? Ben neyi değiştireyim ki olaylar değişsin sorgulamaları çok çok kıymetli. O benim elimde olan bir şey çünkü. Karşımdaki istemezse ömür boyu benimle ilgili hiçbir şey düşünmeyebilir ama ben kendimle ilgili düşüncelerimi hayata istediğim zaman geçirebilecek güce sahip tek kişiyim gibi algılayabiliriz. O yüzden orada duygularımız çok büyük rehberlik ediyor bize.
Geçtiğimiz bölümde öfke, gıpta gibi konulardan da bahsetmiştik. İşte tam yine bu noktada da ben neye öfkeleniyorum, neye gıpta ediyorum. Önce kendi duygularının farkına varmak sonra olumsuz olarak nitelendirdiğimiz yine işin içerisinde öfke var. Eğer biz bunu öfkeyi olumsuz olarak, ben bu olay karşısında öfkelendim. Bunu değerlendirip, sonra hem kendim hem de ailem açısından bir hala yola sokamazsam ve bunu yönlendirmeyi başaramazsam bambaşka bir yola sapmış oluyoruz.
Şimdi burada kişiler öfkelendikleri zaman ya da işte korktukları zaman bu çoğunlukla az önce de konunun başında da söylediğimiz gibi olumsuz olarak tanımladığımız duygular da genel olarak toplumumuzda bunlar çok kabul görüyor. Bir insan işte öfkeli ama öfkesini çözen insan o kadar kabul görmüyor gibi geliyor bana. Sizce doğru bir tanım olabilir mi yani? Doğru bir gözlem olabilir mi?
Sosyolojik açıdan evet şöyle acı yaşayan, korku kaygı yaşayan, öfke yaşayan insanlar genelde bunlarla başa çıkabilen insanlardan daha çok rağbet görüyor, daha çok ilgi alaka görüyor. Çünkü o ilgiyi gösteren kişi de benzer durum Bunların içinde.
Diğeri çok az gördüğümüz şeylerden bir tanesi. Duygularıyla başa çıkabilen, duygularına karşı psikolojik dayanıklılık geliştirilebilen insan modeli yavaş yavaş bizim nesille beraber ortaya çıkan bir şey ve bunu yapmak ciddi bir güç, mücadele, sınır koruma, belli noktalarda doğru adımları atabilme becerisi gerektirdiğinden, genelde biz çoğunlukla özdeşleştiriyoruz kendimizi.
Yine daha önce bahsettiğimiz sosyal psikolojide bir gruba ait olma hissiyatından kaynaklı, gidiyoruz yine o insanların yanında yer almaya çalışıyoruz. Güçlü görünen, psikolojik dayanıklılığı olan insanın hiç üzülmediğini, hiç acı çekmediğini, hiç sıkıntı yaşamadığını varsayıyoruz. Senin tuzun kuru, sen zaten rahatsız, sen zaten baş edebiliyorsun deyip; güçlü insanları böyle bir aşağı çekme eğilimimiz oluyor. Neden bunun yapılabildiğini bize gösteriyorsun hezeyanı aslında bunlar biraz da. Ben onun için yapamayanlarla yoluma devam edeyim ki ben de orada kendimi bir sorumluluk alma noktasında hissetmiyorum. Bunların hepsi tabii çok bilinçli düşünülen şeyler değil. Daha çok bilinç dışında gelişen olaylar olduğu için.
Daha önceki konularımızda olan ailemizde kurduğumuz bağlardan, gelenek, görenek, coğrafyamızın bize vermiş olduğu bazı kültürel beslenmelerden kaynaklı. Biz başka türlüsünü bilmiyoruz. Başka türlüsünü becerebilenini gördüğümüz zaman da biraz korku hissediyoruz. Evet, ben de bir şey yapabilirmişim ama yapmamışım ve bununla hesaplaşmak da bize biraz ağır geliyor ki bu zaten ağır bir şey yani. Hani şurada şunu yapabilirmişim. Kendime bunu yapmamın bir anlamı yokmuş ya da eşime daha düzgün anlatabilirmişim. Bununla yüzleşmek zor. O yüzden de büyük ihtimalle insanlar ilk etapta bu işi başarabileni, bir saniye deyip şöyle bir eliyle ittiriyor değil mi?
Genelde öteleme oluyor. Fakat pişmanlık da duyulmaması noktasında ben hemen burada bir ek bilgi verebilirim. Bazı şeyleri otomatik olarak yapıyoruz. Evet, çok fazla etken ve uyarıcı var. Fakat bunları Farkında olduğumuz yaş diyelim ki 45-50 olsun. Pişmanlık şöyle duymayalım. O yaşadıklarımız olmasaydı o yaşa kadar biz bugün bunun farkında da olamazdık. Aslında o yanlış yaptığımız şeyler bugün bizi bunu sorgulamaya getiren şeyler de olabiliyor.
Pişmanlık yaşamak bu sefer bambaşka gene bir üzüntüyü yaratıyor bizde. Gene bir çözüme odaklanma olmuyor. Bu sefer geçmişte niye bunu yapamadım diye kalan hayatımı yaşıyorum. Burada evet üzülebiliriz. Tabii ki yüzleşmesi hiç kolay bir şeydi. Hepimiz yaşadık, geçtik o yollardan. Ama e tamam, bunu bilmiyordum. Buraya kadar böyle geldi. Bugün bildim, bugün bunu farklı nasıl yapabilirim? Çözüme bizi götüren ve bundan sonraki yıllarımızı da aslında daha ileride pişman olmayacağımız şekilde yaşamamızı sağlayan bir yöntem. O yüzden orada da çok kaybolmak doğru bir şeydi. O da bir konfor alanı yaratıyor. O da farklı bir acı alanı yaratıyor. Bildiğim acı, bilmediğim mutluluktan iyidir alanında gene ben bir acıya kendimi hapse etmiş oluyorum. Bu yüzden ne zaman farkına varıyorsak varalım, atasözümüz de var ya zararın neresinden dönsem kârdır diye, o günden sonrası milat olarak ilerlememize yol açabilir. Hiçbir zaman hiçbir yaş buna engel değil.
Benim atölyelerimi 77 yaşında bir hanımefendi katılıyor mesela. Hayattan neyi öğrenmemiş olabilir ki diye düşündüğüm anda diyor ki "Mine Hanım olsun farklı bakış açısıdır bir şeyi fark etmeme sebep olur." Bu, çok kıymetli bir şey. Yani hangi yaşta hangi durumda o Olursak olalım. Hayatın her zaman bize öğreteceği bir şeyler var. Pişmanlıklarımız olabilir. Evet, o duyguyu yaşayabiliriz ama hiçbir zaman da yenisine adım atmak için geç bir süreç olduğunu düşünmesinler diyorum. O sorumluluğu da alalım o noktadan sonra.
(HADİYE AYŞE İRİM)