bilgecetinkaya96@gmail.com
Hayata ve kendine dair arayışta olan tüm okurlara yeniden içten merhaba.
İnsanların yaşlandığını görmek kolay. Saçların beyazlaması, hareketleri değişmesi, bedenin eskisi kadar kolay eşlik etmediği şeylerin ortaya çıkması… Yaşlanmayı çoğu zaman önce beden üzerinden fark ediyoruz. Peki ya duygularımız? Merakımız? Hayallerimiz? Bir şeye duyduğumuz heyecan? Onların da bir yaşı var mı?
Çocukken kendimizden yirmi, otuz yıl sonrasını düşündüğümüzde zihnimizde bambaşka bir insanı canlandırabiliyoruz. Sonra yıllar geçiyor ve bir gün, çocukken “çok büyük” sandığımız yaşlara geldiğimizi fark ediyoruz. Fakat aynaya baktığımızda karşımızda hala kendimizi görüyoruz. Yaşımız değişmiş olsa da içimizdeki merakın, hayallerin, korkuların ya da bir şeylere duyduğumuz isteğin aynı kalması mümkün. Değişenler de vardır elbette. Bir zamanlar çok önemli gördüğümüz şeyler önceliğini kaybedebilir, hiç ilgilenmediğimiz konular hayatımızda yer bulabilir. Kendimize dair düşüncelerimiz de zamanla yeniden şekillenebiliyor.
Burada aklıma şu soru geliyor: Psikolojimiz yaşlanıyor mu, yoksa yaşamla birlikte değişiyor mu?
Yaşlanmayı yalnızca kayıplar üzerinden düşündüğümüzde, psikolojik değişimi de kolayca gerileme olarak yorumlayabiliyoruz. Oysa insanın kendisini tanıması, olaylara farklı bir yerden bakması, geçmişte onu zorlayan bir durumla bugün başka türlü baş edebilmesi de bir değişim. Bir şeyi eskisi kadar önemsememek, yeni bir şeye merak duymak ya da kendimize karşı daha anlayışlı olmayı öğrenmek de psikolojik yaşamımızın bir parçası.
Üstelik psikolojik yaşamımız yalnızca kendi içimizde şekillenmiyor. Kurduğumuz ilişkiler, yaşadığımız kayıplar, üstlendiğimiz roller, karşılaştığımız fırsatlar ve içinde bulunduğumuz koşullar da kendimizle ve dünyayla kurduğumuz ilişkiye eşlik ediyor. Bu nedenle aynı yaşta olan iki insanın hayata, geleceğe ya da kendisine bakışının birbirinden oldukça farklı olması şaşırtıcı değil.
Bir insanın yaşının ilerlemesi, merakının sona ermesini ya da yeni bir şey öğrenme isteğinin azalmasını zorunlu kılmıyor. Kimi sınırlar bedenimizden, kimi çevremizden, kimi de kendimize dair inançlarımızdan gelebiliyor. “Artık bu yaştan sonra…” diye başlayan cümlelerin gerçekten neyi ifade ettiğini düşündüğümüzde, yaşın kendisinden çok ona yüklediğimiz anlamlarla karşılaşabiliriz.
Belki de psikolojinin bir yaşı yoktur. Yaşadıklarımızla birlikte biçimlenen, öğrendiklerimizle genişleyen, kimi düşüncelerimizi geride bırakırken yenilerine yer açan bir yanı vardır. Bu açıdan bakıldığında yaşlanmak, yalnızca yılların ilerlemesi değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de zaman içinde başka bir hal almasıdır.
Yazımızı yine zihnimizde bir soru bırakarak bitirmek istiyorum: Bir insanın yaşını bilmek, onun nasıl hissedeceğini, neyi önemseyeceğini ya da geleceğe nasıl bakacağını bize gerçekten anlatabilir mi?
Bu sorunun cevabını her yaşam öyküsünün kendine özgü bir yerde bulacağını düşünüyorum. Çünkü insanı yalnızca kaç yaşında olduğuyla değil, o yaşa kadar neler yaşadığı ve bütün bunların onda nasıl bir iz bıraktığıyla tanımaya başlıyoruz.
Bu yazının önerisi
Up: Bu yazıyı düşündüğümüz değişim, kayıp, yeniden başlama ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi görmek için aklıma gelen filmlerden biri Up. Yaşın ilerlemesinin hayatın, hayallerin ve yeni başlangıçların sonu olmadığını hatırlatan sıcak bir hikâye.