yandexmetrikacounter
KURGULAR VE ÖNYARGILAR | Çanakkale Olay
Meral Şen

https://medium.com/@meralsen.k

KURGULAR VE ÖNYARGILAR

İNSANCA
43

Hakikatin Önündeki En Sessiz Engel

İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren yalnızca yaşamaz; aynı zamanda anlamlandırır. Gördüğü her yüzü, duyduğu her sözü, yaşadığı her hayal kırıklığını zihninin görünmez atölyesinde yeniden biçimlendirir. Bu yüzden insanın yaşadığı dünya ile gerçekte var olan dünya her zaman aynı değildir. Aralarında, hafızanın, arzuların, korkuların ve dilin ördüğü ince fakat güçlü bir perde vardır.

Belki de insanın en büyük trajedisi budur.

Hakikate en yakın olduğunu düşündüğü anlarda bile, çoğu zaman kendi yorumunun içinde yaşamaktadır.

Çünkü insan, yalnızca gözleriyle görmez; geçmişiyle görür. Yalnızca kulaklarıyla duymaz; korkularıyla duyar. Yalnızca aklıyla düşünmez; yaralarıyla düşünür.

Bu nedenle hiçbir karşılaşma bütünüyle tarafsız değildir.

İnsan, dünyayı olduğu gibi değil, taşıdığı anlamlarla birlikte deneyimler.


Dil, bu anlam inşasının en güçlü aracıdır. Fakat dil yalnızca düşüncelerimizi ifade eden masum bir araç değildir; aynı zamanda düşüncelerimizin sınırlarını da belirler. Wittgenstein'ın "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır." sözü, yalnızca dil felsefesinin değil, insanın varoluşunun da özeti gibidir.

Çünkü adlandıramadığımız şeyi çoğu zaman fark edemeyiz.

Fark edemediğimiz şeyi ise anlayamayız.

Anlayamadığımız yerde ise zihnimiz boşluğu hakikatle değil, varsayımlarla doldurur.

İşte kurgu tam burada doğar.

Kurgu, gerçeğin eksikliğinden değil; zihnin belirsizliğe tahammül edememesinden beslenir.

İnsan bilmediğini bilmek istemez. Bilmediği alanı kendi yorumuyla tamamlar. Karşısındaki insanın sessizliğini niyet olarak okur, bakışını yargı olarak yorumlar, suskunluğunu reddediliş sayar. Böylece hakikat geri çekilir; onun yerine zihnin yazdığı görünmez bir senaryo geçer.

Ve çoğu zaman insan, karşısındakiyle değil, kendi yazdığı senaryonun kahramanıyla tartışır.


Önyargılar da benzer bir yerden doğar; fakat aralarında önemli bir fark vardır.

Önyargı, henüz tanımadığımız bir insan hakkında verdiğimiz erken hükümdür.

Kurgu ise tanıdığımızı sandığımız insanı, kendi zihnimizde yeniden yaratmaktır.

Bu yüzden önyargılar zamanla değişebilir. İnsan birbirini tanıdıkça ilk yargılar çözülmeye başlar. Fakat kurgu çok daha dirençlidir. Çünkü artık dış gerçeklikten değil, iç gerçeklikten beslenmektedir.

İnsan bazen gerçeği görmek istemez.

Çünkü kurduğu hikâye, hakikatten daha güvenlidir.

Hakikat belirsizlik taşır.

Kurgu ise kesinlik vaat eder.


Belki de bu yüzden insanın en zor karşılaşması, başka bir insanla değil; kendi zihniyledir.

Kendi kesinliklerini sorgulamak, başkasını sorgulamaktan çok daha acı vericidir. Çünkü insan, kendisini oluşturan anlatıyı kaybetmekten korkar.

Nietzsche, insanın çoğu zaman hakikati değil, katlanabileceği yanılsamaları seçtiğini söyler. Belki de bunun nedeni, hakikatin güven vermemesidir. Hakikat bizi sürekli değişmeye çağırır. Oysa zihin, durağanlığı sever. Bildiğini düşündüğü yerde huzur bulur.

Fakat bu huzur çoğu zaman sahte bir huzurdur.

Çünkü insanın kendini kandırması, başkası tarafından kandırılmasından çok daha kolaydır.


İnsan ilişkilerindeki en büyük kırılmaların çoğu da tam burada başlar.

Konuşulmayan cümleler konuşulmuş gibi kabul edilir.

Olmayan niyetler varmış gibi yorumlanır.

Sessizlik suç sayılır.

Mesafe düşmanlık olarak okunur.

Ve sonunda iki insan birbirinden uzaklaşmaz.

İki kurgu birbirinden uzaklaşır.

İnsanlar değil, zihinlerin yazdığı hikâyeler çatışır.

Belki de bu yüzden bazı ilişkiler hiç başlamadan biter; bazı dostluklar hiç yaşanmamış kırgınlıkların yükü altında ezilir; bazı aşklar ise gerçekte yaşananlardan değil, yaşandığı varsayılan ihtimallerden dolayı sona erer.


Oysa insan, yalnızca "ben" diyerek tamamlanamaz.

Buber'in söylediği gibi insan, ancak "Ben-Sen" ilişkisinde gerçek anlamda var olur. Karşısındaki insanı bir nesneye, bir role ya da kendi beklentilerinin yansımasına dönüştürdüğü anda ilişki de canlılığını kaybetmeye başlar.

Levinas ise ötekinin yüzüne bakmanın etik bir sorumluluk olduğunu söyler.

Çünkü öteki, bizim hakkımızda konuşabileceğimiz bir nesne değil; bize kendisini her an yeniden öğreten bir hakikattir.

Belki de gerçek empati tam burada başlar.

Empati, kendimizi başkasının yerine koymak değildir yalnızca.

Daha derin bir anlamda empati, başkasının bizden tamamen farklı olabileceğini kabul edebilme cesaretidir.

Onu kendi kalıplarımıza benzetmeye çalışmadan görebilmektir.


Modern çağ ise tam tersini teşvik ediyor.

Hızlı kararlar…

Hızlı hükümler…

Hızlı ilişkiler…

Ve en önemlisi, hızlı yorumlar…

Kimsenin beklemeye tahammülü kalmadı.

Oysa hakikat acele etmez.

Hakikat sessizdir.

İnsan dinlemeye başladığında görünür.

Dinlemek ise yalnızca kelimeleri işitmek değildir.

Kendi zihnimizin gürültüsünü susturabilmektir.

Çünkü insanın içinde sürekli konuşan bir anlatıcı vardır.

O anlatıcı çoğu zaman gerçeği değil, korkularını anlatır.

Biz ise onu hakikat sanırız.

Belki de bilgelik, hakikati bulmak değildir.

Çünkü hakikat, insanın bütünüyle sahip olabileceği bir nesne değildir.

Bilgelik; kendi hakikat iddialarından şüphe edebilmektir.

Kendi kurgularını fark edebilmektir.

Önyargılarının sesini, hakikatin sesinden ayırabilmektir.

İnsan olgunlaştıkça cevapları çoğalmaz.

Soruları derinleşir.

Kesinlikleri azalır.

Merakı artar.

Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar.

Kendi zihnimizin kurduğu hapishanenin duvarlarını fark ettiğimiz anda…

Çünkü insanın en büyük zinciri dış dünyada değil, çoğu zaman kendi düşüncelerinin içinde gizlidir.

Ve belki de hakikate yaklaşmanın ilk şartı şudur:

Kendi hikâyemizi, başkasının hakikatinin önüne koymamayı öğrenmek.

İşte o zaman kurgular susmaya, önyargılar çözülmeye ve insan, ilk kez gerçekten "öteki"ni görmeye başlar.

Belki de insan olmanın en derin anlamı da budur.