info@ozugurdanismanlik.com
Zor geçen bir günün akşamında, eve gelmiş, koltuğa yığılmışsınız. Ekranda kaydırılan sayfalar, rengarenk vitrinler veya telefonunuza düşen o sihirli “Fırsatı Kaçırma!” bildirimleri. Çoğumuz o anlarda, aslında hiç ihtiyacımız olmayan bir tişörtü, fazladan bir kahve fincanını ya da teknolojik bir ıvır zıvırı sanal sepetimize eklerken buluruz kendimizi. Peki, o an sepete eklediğimiz gerçekten o ürün müdür, yoksa günün stresine karşı bir duygusal teselli mi arıyoruz?
Bir sosyolog ve aile danışmanı olarak toplumsal dönüşümleri ve ev içindeki dinamikleri gözlemlediğimde, modern çağın en büyük "tuzaklarından" biriyle karşılaştığımızı görüyorum: Duygusal açlığı, tüketerek doyurma yanılgısı.
Tüketim, artık sadece hayatta kalmak veya fiziksel
ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaptığımız bir eylem olmaktan
çıktı; kırılan özgüvenimizi onarmak, kaygılarımızı bastırmak ve
anlaşılma ihtiyacımızı gidermek için kullandığımız bir "pansuman"
haline
geldi.
İçinde bulunduğumuz ekonomik dalgalanmalar ve belirsizlikler, büyük hayalleri (ev almak, araba değiştirmek, uzun tatillere çıkmak) ertelememize neden oldukça, toplum olarak "küçük ödüller kültürüne" sığındık. Kendimizi kötü hissettiğimizde, eşimizle tartıştığımızda ya da iş yerinde takdir görmediğimizde beynimiz hızlı bir dopamin salgısı talep ediyor. En kolay ulaşılabilir haz kaynağı ise satın almak.
Ancak bu kısa süreli rahatlama, paketi açtığımız an yerini hızla bir boşluk hissine ve sonrasında gelen suçluluğa bırakıyor. Çünkü satın alınan o eşya, aslında içimizdeki "duyulma", "değer görme" veya sadece "dinlenme" ihtiyacının yerini tutamıyor.
Bu durum sadece bireysel cüzdanlarımızı değil, ev içi ilişkilerimizi de derinden etkiliyor. Aile içinde çözülemeyen çatışmaların, ertelenen konuşmaların ve kurulamayan duygusal bağların üzerini sık sık "hediyelerle" veya gereksiz harcamalarla örtmeye çalışıyoruz. Çocuğumuzla geçiremediğimiz nitelikli zamanın telafisini ona en son model oyuncağı alarak yapıyor, eşimizle koptuğumuz duygusal bağı hafta sonu AVM kalabalığında omuz omuza yürüyerek yeniden kurduğumuzu sanıyoruz.
Oysa ilişkilerdeki sınırları korumak ve o bağları güçlendirmek, kredi kartı limitlerinden çok daha fazlasını gerektirir. Fakat burada kolay olanı değil, zahmetli ama kalıcı olanı seçmemiz gerekir.
Çözüm: Vitrinlere Değil, İçimize Bakabilmek
Bu döngüden çıkmanın yolu, kendimize öz-şefkatle yaklaşmaktan ve gerçek ihtiyaçlarımızı doğru tanımlamaktan geçiyor. Bir dahaki sefere eliniz o "satın al" butonuna veya cüzdanınıza gittiğinde, durup kendinize şu basit ama güçlü soruyu sorun:
“Şu an buna gerçekten ihtiyacım var mı, yoksa sadece hissettiğim bu can sıkıntısını/öfkeyi/yorgunluğu mu uyuşturmaya çalışıyorum?”
Eğer cevap ikincisiyse, o ürünü almak yerine kendinize gerçek bir "iyi gelme" alanı yaratın. Belki kısa bir yürüyüş yapmak, bir dostu arayıp dertleşmek, çocuğunuzla göz teması kurarak sadece sohbet etmek ya da sessizce kendi başınıza kalıp o duyguyu kabul etmek…
Unutmayalım; ruhumuzun açlığını, gardırobumuzu veya evimizi eşyalarla doldurarak doyuramayız. En büyük zenginliğimiz, kendimizle ve sevdiklerimizle kurduğumuz o "gerçek" ve sahici bağdır.
Yeni haftada, sepetleriniz yerine kalplerinizi doldurmanız dileğiyle...
Instagram / YouTube : Koyde.birsosyolog