Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile söyleşilerimizin 10. bölümünde şikâyet kültüründen sıyrılıp; eyleme geçme ve enerjiyi doğru yönetme temaları üzerinde konuşalım istedik. Mine Hanım, günümüzde en büyük sıkıntılardan bir tanesi odaklanamamak. Ama burada bahsettiğimiz konu zihinsel odaklanmadan ziyade yaşam odağı. Acaba biz şikâyet ettiğimiz konuları sürekli dile getirerek, konuşarak kendi elimizde bu durumu besliyor olabilir miyiz?
Besliyoruz tabii ki ama önce odak noktasından başlamak istiyorum. Odaklanamıyor olmamızın çağın getirdiği hızla çok büyük bir etkisi var. O kadar hızlıyız ki her yere hızla yetişiyoruz. Pek çok şeyi hızlı yapmaya çalışıyoruz. Pek çok şeyde çok koşuşturmaca halindeyiz. Haliyle en son vakit kalan kişi kendimiz oluyor.
Kendimizle de uğraşacak halimiz kalmıyor. Buna bir zaman ayıramıyoruz ya da buna bir vakit ayırıp; 15-20 dakika sadece oturduğumuzda çok boş geçen bir zamanmış gibi algılıyoruz bunu ve o yüzden odağımızı daha çok olumsuzluklara yönlendiriyoruz bu sebeple.
Çünkü kendime ben gün içerisinde 15 dakika bile bir vakit ayıramıyorsam, kendimle o dinlenme, o dinginleşme, huzur vaktini yaşayamıyorsam olumsuz her şeyde bunun sebebini aramaya başlıyorum. Trafik çoktu, vakit yoktu. Bunların hepsi doğru bu arada yanlış da değil ama bunları bir bahaneler zinciri haline getirip sürekli tekrarlıyorum. İşte diyorum ki eve vaktinde gelseydim bir kahve içecek vaktim olurdu.
İş yerinde o kadar mesaiye kalmasaydım bunu bunu yapmam lazımdı deyip sürekli bu sefer o negatif şeye odaklanıyorum. Negatifliklere odaklandıkça da geçen yayınımızda da söylediğim gibi beyin odaklandığınız şeyi büyütme eğiliminde oluyor. Neye odaklanırsak o büyüyor.
Yani biz sürekli sorunlara odaklandığımızda bak bunu işte bu yüzden yapamıyorum dedikçe bizi haklı çıkarmak için daha çok sorunları gözümüzün önüne getiriyor ve biz orada çözüm bile olsa yanında sorun olan noktaya odaklı olduğumuz için hemen başucundaki çözümü göremeyebiliyoruz.
Burada ne yapmak lazım? Aslında burada çok zor olan bir şeyi yapmamız gerekiyor. Her gün 10 dakika bile olsa sadece durmamız gerekiyor. Bu kadarı yeterli mi? Evet, ilk başta sadece günde 10 dakika durmak ve hiçbir şey düşünmemek yeterli. Çünkü o kendi halinizde kaldığınızda o dinginlikte, o durgunlukta bir kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Bir böyle o andaki bir içsel durumunuza bakıyorsunuz. Ve biliyorum herkesin hayatı çok zor. Hepimiz koşturmaca içindeyiz ama istersek o 10 dakikayı yaratabilecek güce de sahibiz. Buna da inanmamız gerekiyor.
Yoksa hayat bizi böyle bir nehir gibi alıp sürükleyip devam edip gidiyor ve biz o nehirde boğuşmaktan, boğulmamaya çalışmaktan o yorgunlukların üstesinden gelemiyoruz. Fakat o 10-15 dakikayı bile kendime ayırdığımda diyorum ki sadece durdum hiçbir şey yapmadım ama 15 dakika sadece bana aitti. Çok fark yarattığını kendim uygulayarak çok gördüm, uygulatarak çok geri dönüşlerini aldım. Gerçekten bu çok insanı dinlendiren bir şey.
Hatta bununla ilgili Kızılderililerin anlattığı bir tane hikaye var. Bir yerde yürüyorlar, yanlarında da bir misafir var. Köye çok az kalıyor, duruyorlar. Diyorlar ki şimdi burada biraz duralım. Yanlarındaki kişi diyor ki: "Ya geldik. Az daha yürüsek oradayız. Gidip orada dinlenelim." "Çok hızlı yürüdük. Ruhumuz daha bize yetişmedi." diyor, “Ruhumuz bize yetişsin. Kalan 1 kilometreye de onunla beraber devam edelim.” Biz de o kadar hızlı gidiyoruz ki ruhumuz bize yetişmiyor.
Hatta bir deney var renk çarkı. Üzerinde 20 tane renk var. Çok hızlı döndürdüğünüzde sadece beyaz rengi görüyorsunuz. Herkes de araştırıp bakabilir YouTube'da var. O hızı yavaşlattığınızda diğer renkler görünür olmaya başlar. O yüzden yavaşlamak, durmak aslında pasif, tembel bir eylem değil. Tam tersine kendimiz için çok aktif bir eylem oluşturuyor.
Evet, şimdi günlük hayatımızın ne kadar koşturmacalı olduğunu düşününce ben de şöyle bir durdum, düşündüm. Ben böyle bir uygulamayı yaptığım zaman diyelim ki kendime 10 dakika bu zaman dilimi bana ait. Günün muhasebesini mi yapmalıyım? Ben bu bugün ne hissettim diye mi düşünmeliyim? Çünkü benim aklıma siz bunu söylediğiniz anda bir sürü şey gelmeye başladı. İşte o gün yapılacaklarımı planlasaydım. Bugün bana birisi şunu söylemişti. Ay ona şöyle bir cevap mı verseydim. Yani bu 10 dakika kendimi ayırma sürecini nasıl yönetmeliyim?
Çünkü ben o 10 dakika içerisinde yine ya başkalarının bana olan etkilerini, ya yapılacak işleri, ya ertelediğim işleri düşüneceğim. Ve o 10 dakikada benim için belki bir kâbusa dönüşecek. Bana bununla ilgili hepimizin kullanabileceği bir metot, bir yöntem veya o 10 dakikaya başlamadan önce şöyle yapın ve devamında da şunu yapın diye bir yol gösterebilir misiniz?
Tabii. İlk etapta kendinizi rahat bırakın. Ne geliyorsa gelsin. Çünkü bazen o duruma direnmek de tam tersi bir etki yaratıyor. Düşünmeyeceğim dedikçe düşünüyor oluyorsunuz. Ya da hiçbir şeyi kafama takmayacağım dedikçe daha çok kafanıza takıyor. Bir şeyler bombardıman haline geliyor. O yüzden ilk etapta alışkın olmadığınız için bırakın ne geliyorsa o gelsin. Yeter ki durun. Bir süre sonra yavaş yavaş zaten zihniniz o durma sürecine alışıp artık yavaş yavaş tamam ya bunda Bu arada bunu da düşünmeyeyim noktasına geliyor. Aslında burada çok önemli olan bir nokta var.
Her konuda olduğu gibi burada da kabul etmek. Tamam, gelsin ya; gelsin geçsin. Ne geliyorsa arkadaşıma onu mu demeliydim, faturamı mı ödemeliydim, iş yerinde bunu mu yapmalıydım ama ben bir durayım. Bir süre sonra azalıyorlar. Birincisi bu, ikincisi çok keyif aldığınız bir eylemi yerine getirerek bu durma hareketini yapabilirsiniz. Boyama yapmayı seviyor olabilirsiniz, el işi yapmayı seviyor olabilirsiniz.
Ama bu sırada sadece el işi yaparken televizyon, telefon açık olmasın benim de istediğim. Sadece ona odaklanın. Kahveyi çok seviyor olabilirsiniz. Kahveyi şöyle için mesela. Elinizi alın önce bir koklayın. Bir görüntüsüne bakın. Bir sıcaklığını hissedin. Evet. Yani beş duyunuzla onun o farkındalığını yaşadıktan sonra tadını alın. O tat size ne hissettiriyor düşünün. Yani o kahveyi bile böyle içseniz onları düşüneceğinizden aslında zihnimizi şöyle kandırıyoruz.
Yeni düşünecek bir şey veriyoruz ona. Öteki düşünceleri bir süreliğine askıya almış oluyor. Bir boyama yaparken şu rengi mi kullanayım, bu rengi mi kullanayım. 15 dakika bu sefer ona odaklandığı için diğer tarafı askıya alıyor. Veya farklı bir noktada bir müzik dinlerken sözlerini hissetmeye çalışın. Siz de duyguları hissetmeye çalışarak yani o şeyi aslında bütünleşip yaşayarak o durma eylemini gerçekleştirebilirsek ki zamanla da buna alışıyoruz.
İnanın inanılmaz faydası oluyor. Yani 15 dakika deyip geçmeyin. Sanki 1,5 saat dinlenmiş ya da 15 saat dinlenmiş etkisi bile yaratabiliyor insanın üzerinde. Tecrübe ile sabit.
Şimdi buradan tabii önce odağımızı bulmayı veya odağımızı yönetmeyi öğreniyoruz. Buradan da asıl konumuz olan şikâyet etmekten nasıl vazgeçebiliriz? Ya da şikâyet etmekten vazgeçmek demeyelim ama sürekli olarak şikâyet ettiğimiz konuyu konuşmaktan vaz mı geçmeyiz yoksa çözüm önerilerini sıralayıp buna belirli bir yol haritası mı oluşturmalıyız? Çünkü bir insan bir şeyden bir konudan sürekli olarak şikâyet ediyorsa demek ki ortada çözülmemiş bir problem var. Bu sizin uzmanlık alanınız olan aile danışmanlığında daha önce konuştuğumuz bir konu.
Bir kişi eşinin ya da kendisinin içinde bulunduğu durumdan çok şikâyetçi ise bunu dile getiriyorsa ama bu davranış ya da olayda bir değişiklik olmuyorsa bu hem kişiyi hem aileyi çok derinden yaralayan bir konu. Tabii ki iletişim çok önemli ama biz kendimiz ne yapabiliriz?
Tamam, karşı tarafa belki ilk etapta doğru şekilde iletmeyi öncelleyelim. Yani demek ki ben bugüne kadar şikâyetimi dile getirdiğim konuda bir yanlış yaptım. Şimdi bu konuyu farklı açıdan ele alalım diye ama kendi içimizde bu durumu nasıl yönetebiliriz? Nasıl bu şikâyet eden, sürekli söylenenden enerjisini doğru yöneten, çözüm üreten kişi durumuna geçebiliriz?
Şikâyetlerin çoğunluğu dış kaynaklı oluyor genelde. Yani dışarıdan bir etki oluyor. Bize bir tepki yaratıyor ve biz bundan şikâyet eder durumda oluyoruz. Sürekli birileri, olaylar, durumlar, her şey bizde o şikayetlenme durumunu. Burada odak noktamızı şöyle değiştirebiliriz aslında. Şikâyet ettiğim ve karşı taraftan beklediğim şeyi ben kendime ne kadar veriyorum?
Şimdi ilgi bekliyorum karşı taraftan. Eşim olur, çocuğum olur, arkadaşım olur. Hiç sorun değil kişinin kim olduğu. Ben kendim ve ne kadar ilgileniyorum? Yok sayıldığımı düşünüyorum, sözümün dinlenmediğini düşünüyorum. Ne kadar söylesem de bir yere varmadığını düşünüyorum. Ben kendi sözümü ne kadar dinleyip dikkate alıp, ne kadar kendimi ortaya koyabiliyorum? Bulunduğum hayat tarzından şikâyet ediyorum. Bunun daha farklı olması için neler yapabiliyorum?
İnanın, ben bunu sorduğumda şuraya gidiyor olay. Ya işte memleketin durumu böyle, dünyanın durumu böyle. Ben bunu tek başıma nasıl düzeltebilirim? Şimdi olayı buraya indirgediğiniz anda zaten düzeltme şansınız yok. Ömür boyu şikâyet edeceksiniz. Dünyayı, memleketi kurtaramam. Ama ben o eleştirdiğim gibi nasıl olmayabilirim? Çevre kirliliğini mi eleştiriyorum? Ben çevreyi nasıl kirletmem mesela? En azından bir kişi nasıl eksiltirim?
8 milyarda bir kişi ne işe yarayacak demeyin. Herkes bunu düşünse aynı anda 8 milyar kişi çöp atmamış oluyor. Bir hayvana mı haksızlık edildiğini düşünüyorum? Ben nasıl ona elimi uzatabilirim? Nasıl destek olabilirim? Toplumda bir şeylerin yanlış gittiğini mi düşünüyorum? Ben uzmanlık alanım olan konuda ne yapabilirim? Ben ne yapabilirim? Önce kendime sonra ulaşabildiğim çevreme. Bu kadar.
Sadece bu kadarla başlamak bile inanın çok büyük farklar yaratıyor ve orada da gene eyleme odaklandığımız için bu sefer şikâyetlerden ziyade ne yapabilirime gene kendimizi geçirmiş oluyoruz. Bu çok küçük bir hareketmiş gibi geliyor. Ama bir insanın sadece kendinde bazı şeyleri düzeltmesi bile gelecek neslini kurtaran çok büyük bir adıma sebep olmuş oluyor. Bence küçümsemeyelim.
Şikâyet ettiğimiz şeylerde özellikle beklediğim şeyi ben kendime ne kadar verebiliyorum ya da ben bunu kendime ne kadar verebilirim karşı taraftan beklemeden diyebiliriz. Tabii çok büyük sorunlar, çok büyük sıkıntılar muhakkak gene yaşanıyor, yaşanacaktır. Maruz kaldığımız haksızlıklar vesaire. Burada hani her şeyi çözdük, tamam, harika demiyoruz. Hepimiz her duruma maruz kalıyoruz.
Ben de yaşadığım birçok sıkıntılarda bazen şikâyet ediyorum, moralim bozuluyor. Fakat aradaki fark şu: Bunun farkında olursanız bir süre sonra diyorsunuz ki: "Tamam, yaşadım, şikâyet ettim, acımı da çektim. Tamam, ölene kadar bundan kurtulamam zaten şikâyet ederek. Ben burada ne yapabilirim? Gene dönüyor olay. Einstein'ın çok güzel bir sözü var zaten. Diyor ki: "Hep aynı hareketleri yaparak farklı sonuç bekleyemezsiniz." diyor. Çok doğru.
Bu arada şöyle bir şey de var. Biz şimdi şikâyet etmek, söylenmek diyoruz ama bizimki gibi toplumlarda, bizim kendi toplumumuzda özellikle bazı konularda şikâyet edilmesi ve bunun dile getirilmesi de veya bu şikâyetin başkalarıyla paylaşılması hiç hoş görülmez.
En bilinen atasözlerinden bir tanesi işte "Kol kırılır, yen içinde kalır." Bu kol kırılır, yen içinde kalır nedeniyle bu düşünce tarzı veya bir kadın evliliğinde, ailesinin içerisinde bir haksızlığa uğramışsa bunu dile getirdiği zaman “Biz de çok yaşadık ama bunu dile getirmedik. Susmalıyız.”
Şimdi burada çok önemli bir denge faktörü var. Hangi konulardan şikâyet etmeyi bırakıp, daha doğrusu bunu sürekli olarak getirip bir çözümsüzlük haline bir çözümsüzlük yumağı haline getirmek başka bir şey. Bir de gerçekten sesimizi ne zaman çıkartmamız ve şikâyet etmeyi, hangi konularda daha fazla şikâyetimizi dile getirmeyi öğrenmemiz gereken konular var.
Günümüzde hepimizin gördüğü işte başkalarının başına geldiği zaman vah vah, yazık dediği ama kendimiz yaşadığımız halde yuttuğumuz, bir başkasına anlattığımızda ya işte veya bizim analarımız şunu yaşamışlar ve hiç sesleri çıkmamıştı. Bir de böyle bir şey var. Tamam, şikâyet eden bir güruh var. Aynı konudan şikâyet konusunda kendimizi suçlu hissetmememiz gereken veya bunu pozitife çevirip, şikâyetimizi doğru yönlendirip, enerjimizi doğru akıtabileceğimiz bir alana, bir yol haritasına da ihtiyaç duyabiliriz.
Şöyle, biz toplumca konuşmayan bir toplumuz. Dediğiniz çok doğru. Kol kırılır yer içinde kalır. Aman şimdi tepki verme, aman söyleme, aman ama bu bastırdığımız her şey bu sefer çok daha negatif şeylere bizi odaklıyor. Orada bastırdığımız, vermediğimiz tepkiler çok daha farklı olaylara, çok daha farklı tepkiler ver vermemizi doğuruyor. Yani hayat bir denge ve o dengeyi bir şekilde sağlayacak. O bastırdığınız şey orada kalmayacak çünkü. Konuşabiliyor olmak çok önemli.
Kişisel haklar noktasında tabii ki ben bir haksızlığa uğramışsam şikâyet etmekten geri kalmayayım ama buradaki şikâyetle bizim bahsettiğimiz o değil. Bir haksızlığa uğruyorsam, bir sıkıntı varsa bunu dile getirmeliyim. Tabii ki ilgili mercilere, ilgili durumlara, onun çözümünü ararken yardımcı olabilecek kişilere bunu aktarmalıyım, anlatmalıyım.
Fakat çözüm yok, kendi hayatımla ilgili şikâyet ettiğim şeylerde sürekli bir çıkış noktası yok veya ben birinin gelip beni kurtarmasını bekliyorum. Benim az önce söylediğim şey bununla alakalı. Birinin beni kurtarmasını beklediğim noktadaki biri benim. İşin hem kazık tarafı hem de güzel tarafı hani amiyane tabirle. Güzel tarafı şu; ben yapabilirim. Çünkü başkasının iradesine bağlı değil benim kendimi kurtarmam.
Kötü, olumsuz, sıkıntılı tarafı da gene benim çünkü bütün sorumluluk bana düşüyor bu sefer. Buralarda o ikilemlerden çıkabilmek için de biraz işte o konuşmayı, kendimizi ortaya koymayı veya haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz noktalarda tepkilerimizi doğru zamanda vermeyi bilmemiz gerekiyor.
Yani asıl şikâyet etmesi gereken konuda, asıl başkalarına bunu anlatması gereken konuda ya tepkilerden ya yetişme tarzından ya da işte başka sıkıntıların doğabileceğinden korkarak şikâyet edemeyen, bunu dile getiremeyen insan bunu alıyor ve bambaşka bir şeyin üzerine.
Mesela diyelim ki eşi ile arasındaki bir problemden hiç kimseye bahsedemeyen bir insan bunu alıyor. Bu sefer hiç bitmek bilmeyen başka bir şikâyet yumağı oluşturarak onun içerisine gizleyip kendisine ve hayatının içerisine sunuyor. İşte diyelim ki bu şikâyetten kalkıyor; ‘ya bu evin de çatısı akıyor.’ Bunu sürekli olarak dile getiriyor ama çözüm noktasında yok. Çünkü aslında çözmesi gereken sorun burada.
Bununla başa çıkamayacağını düşündüğü ya da işte yol oradan bilmediği veya sizin özellikle üzerinde durduğunuz gibi konuşmayan bir toplum olduğumuz ya da nerede neyi konuşacağını da çok bilmeyen bir toplum olduğumuz için bambaşka bir yolla çıkartıyor. Bu da işte toplumdaki bazı dinamiklerin değişmesi gerektiğini ve bunun da yine önce bizden, benden başlaması gerektiğinin altını çizdiğimiz bir nokta oluyor zaten.
Buna da çok sinir oluyorlar ben söyleyince bu arada. Orada da dile getirmiş olayım. Sizinle de dertleşeyim. Her şeyi de ben mi yapacağım? Onların hiç mi suçu yok? Evet, onlar dediğimiz insanların kendi özelinde yaptıkları davranışı aklamıyoruz burada. Fakat onların insafına kendinizi bırakmayı mı tercih ediyorsunuz? Yoksa kendiniz o durumdan kendinizi çıkarabilecek bir güce sahipseniz buna ulaşmayı mı tercih ediyorsunuz? Soru burada bu oluyor.
Daha çok sinir oluyorlar bunu söyleyince ama gerçekten bunun farkında olmak çok kıymetli. Başımıza gelen hiçbir şeye etki edemiyoruz. Başımıza gelen olayları değiştiremiyoruz. Ama olaylar karşısında verdiğimiz tepkileri ve davranış şeklimizi değiştirebiliyoruz. Bunu değiştirebiliyor olmakla beraber aynı olayın tekrar başımıza gelmesinin de önüne geçebiliyoruz aslında bir nevi. Bu şey değil yani bu kadere karşı gelmek gibi bir şey değil. Yanlış anlaşılmasın.
O bahsettiğiniz öfke bize de çok çıkıyor. Biz çok yaşıyoruz bunu siz de ben de. Ortada olduğumuz için konuştuğumuz için bazen hangi öfkeye maruz kaldığımızı bilmediğimiz tepkilerle de çok karşılaştığımızdan kaynaklı. Bu da değil fakat normalde hayatımızda bir şeyin kontrolü bizim elimizde. Bizim olaylara nasıl tepki vereceğimiz, oradaki duygularımızı nasıl yönlendireceğimiz, bakış açımızı nereye çevireceğimiz.
Bunu bu oda gibi düşünün. Şu cam parka bakıyor. Buradaki cam aşağıdaki duvara ve çöplüğe bakıyor. O camın önünde oturursam sürekli duvara çöplüğe bakıp o çöpü atanlara da, duvara da, o camı oraya koyanlara da güzel niyetlerimi dile getirebilirim akşama kadar. Ya da evet, oraya bakarım. Ya burayı böyle olmaması lazım. Buranın çözümü için bir şey yapılabilir mi diye düşünürüm. Onu da görmezden gelmek doğru değil. Ama bütün gün orada oturmak zorunda olmadığımı gelip buradan ağaçlara ve parka da bakarak o enerjiyi toplamam gerektiğini de bilirsem, dengeyi sağlarım.
Hayat hiç olumsuzluk yaşamamak demek değil. Bu da yanlış bir şey. Hani hep bir mutluluk pompalanıyor ya günümüzde. Hep mutlusun. Her şeyin en iyisine layıksın. Zaten sürekli mutlu olmak diye bir şey söz konusu değil. Her duygunun dengeli yaşanması lazım. Sürekli mutluysanız kendinize bir baktırın derim ben zaten. Bir şeyleri görmezden geliyorsunuz demektir.
Her duygunun dengeli yaşanması çok kıymetli. Hepsinin bir anlamı var ve o dengeyi kurmak için de bizim çok negatifteysek biraz pozitife, çok pozitifteysek biraz sorumluluk almaya, böyle bir hep kendimizi dengelemeye ihtiyacımız var. Bunu da burada doğru olarak açıklamış olalım ki hep de mutlu olup gülerek dolaşacağız gibi anlaşılmasın anlattıklarımız. Hayat hepsinin de içinde var olduğu bir bütün.
Kapak görseli tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.
(HADİYE AYŞE İRİM)