https://medium.com/@meralsen.k
İnsanın en büyük savaşı çoğunlukla dışarıda değil, kendi içindedir.
Hayat boyunca pek çok insanla, pek çok koşulla ve pek çok zorlukla mücadele ederiz. Bazen dünyayı, bazen insanları, bazen de bize yapılan haksızlıkları suçlarız. Oysa bütün bu mücadelelerin ötesinde, daha sessiz ve daha derin bir savaş vardır: insanın kendisiyle verdiği savaş.
İnsan, çoğu zaman kendi içinde ikiye bölünür. Bir yanı olduğu kişidir; diğer yanı ise olması gerektiğine inandığı kişi. Bir yanı geçmişinin yaralarını taşırken, diğer yanı o yaraları çoktan unutması gerektiğini söyler. Bir yanı sevilmek ister, diğer yanı yeniden incinmekten korkar. Bir yanı özgür olmak isterken, diğer yanı güvenli olanın sınırlarından çıkmaya cesaret edemez.
Ve böylece insan, dışarıdaki dünyayla mücadele ederken aslında kendi içinde sürekli bir mahkeme kurar.
Kendimizi yargılarız.
Neden böyle davrandım?
Neden ona güvendim?
Neden gitmedim?
Neden daha erken gitmedim?
Neden sustum?
Neden konuştum?
Neden sevdim?
Neden hâlâ unutamadım?
Geçmişte verdiğimiz kararları bugünün aklıyla yargılarız. Oysa geçmişteki insan, bugünkü insan değildi. Bugünkü bilgin, bugünkü deneyimin ve bugünkü farkındalığın o zamanki sende yoktu. Buna rağmen insan, geçmişteki kendisini bugünkü aklıyla yargılamaya devam eder.
Belki de içimizdeki savaşın en büyük silahı budur: kendimize karşı acımasızlığımız.
Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgeriz. Bir başkasının yaptığı hataya “insanlık hali” derken, kendi hatamıza bir karakter kusuru muamelesi yaparız. Başkasının yarasını anlamaya çalışırken kendi yaralarımızdan utanırız.
Oysa insanın kendisiyle barışması, kendindeki her şeyi onaylaması anlamına gelmez.
Kendini anlamak, kendini aklamak değildir.
Tam tersine, insanın kendi karanlığına bakabilme cesaretidir.
Öfkesine, korkusuna, kıskançlığına, güvensizliğine, kırgınlığına, bağımlılıklarına ve yanlış seçimlerine bakıp “Sen neden varsın?” diye sormak yerine, “Beni neden korumaya çalışıyorsun?” diyebilmektir.
Çünkü çoğu zaman içimizde reddettiğimiz parçalar, aslında bir zamanlar bizi korumaya çalışan parçalardır.
Korku bizi hayal kırıklığından korumaya çalışır.
Güvensizlik yeniden incinmekten korur.
Kontrol etme ihtiyacı belirsizliğin yarattığı kaygıyı azaltmaya
çalışır.
Öfke bazen incinmişliğin üzerini örter.
İnsan kendisindeki bu parçaları düşman ilan ettiğinde savaş büyür. Onları anlamaya başladığında ise savaş yavaş yavaş anlamını kaybeder.
Belki de çözüm, kendimizi yenmek değildir.
Çözüm, kendimize karşı savaşmayı bırakmaktır.
Çünkü insan kendi kendisini yenmeye çalıştığında, kazanan da kaybeden de yine kendisidir.
Asıl özgürlük, içimizdeki bütün çelişkilerin ortadan kalkması değildir. İnsan hem güçlü hem kırılgan olabilir. Hem yalnızlığı isteyip hem de sevilmek isteyebilir. Birini özleyip onunla birlikte olmak istemeyebilir. Geçmişini sevgiyle hatırlarken aynı zamanda o geçmişe geri dönmek istemeyebilir.
İnsan çelişkilerinden arındırılmış kusursuz bir varlık değildir.
Belki insan olmak, tam da bu çelişkileri taşıyabilme sanatıdır.
Bu yüzden kendimize sormamız gereken soru belki de “Nasıl değişebilirim?”den önce “Bende ne oluyor?” olmalıdır.
Çünkü insan kendisini anlamadan değiştirmeye çalıştığında, çoğu zaman yalnızca kendisini bastırır. Bastırılan şey ise ortadan kaybolmaz; başka bir biçimde geri döner.
Düğümler de böyledir.
Bir düğümü zorlayarak çekerseniz daha fazla sıkıştırabilirsiniz. Önce düğümün nereden başladığını bulmak gerekir. Hangi ipin diğerinin üzerine geçtiğini, nerede sıkıştığını, hangi noktada gerildiğini görmek gerekir.
İnsanın iç dünyası da böyledir.
Bazı düğümler geçmişte atılmıştır ama bugün hâlâ hayatımızı sıkılaştırmaktadır.
Ve insan bazen yıllarca geçmişteki bir anın içinde yaşar. O an çoktan bitmiştir; fakat insanın içinde bıraktığı anlam hâlâ devam etmektedir.
Bu yüzden geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişin üzerimizdeki anlamını değiştirebiliriz.
“Bunu neden yaşadım?” sorusu bazen insanı çaresiz bırakır.
Belki daha dönüştürücü soru şudur:
“Bunu yaşadıktan sonra kim oldum?”
Çünkü insanı yalnızca yaşadıkları değil, yaşadıklarına verdiği anlam da şekillendirir.
Bir kırgınlık bizi daha acımasız yapabilir. Ama aynı kırgınlık bizi daha anlayışlı da yapabilir.
Bir kayıp bizi kapatabilir. Ama aynı kayıp bize hayatın ne kadar kırılgan olduğunu öğretebilir.
Bir başarısızlık bizi değersiz hissettirebilir. Ama aynı başarısızlık bize değerimizin sonuçlardan bağımsız olduğunu gösterebilir.
Belki de insanın gerçek dönüşümü, başına gelenleri değiştirdiği yerde değil, onlara bakışını değiştirdiği yerde başlar.
Ve sonunda insan kendisiyle şöyle bir ilişki kurmayı öğrenir:
Kendini cezalandırmak yerine anlamak.
Kendini küçültmek yerine kabul etmek.
Geçmişi değiştirmeye çalışmak yerine ondan öğrenmek.
Korkularını yok etmeye çalışmak yerine onların ne söylediğini
dinlemek.
Ve en önemlisi, kendisini hayatı boyunca taşıması gereken bir
düşman gibi değil, hayatı boyunca birlikte yürümesi gereken bir
yol arkadaşı gibi görmek.
Belki de insanın kendisiyle verebileceği en büyük mücadele, kendisiyle savaşmayı bırakma mücadelesidir.
Çünkü insan kendini yendiğinde değil, kendisiyle barıştığında özgürleşir.
Ve belki hayatın en büyük düğümü de tam burada çözülür:
“Seni değiştirmek için değil, seni anlamak için buradayım.”
İnsan bunu kendisine gerçekten söyleyebildiği gün, içindeki savaş sessizleşir.
Dünya aynı dünya olarak kalır.
İnsanlar yine gelir, gider.
Bazıları yaralar, bazıları iyileştirir.
Hayat yine kayıplar ve başlangıçlarla devam eder.
Ama insanın içinde artık başka bir ses vardır.
Onu yargılayan değil, anlayan.
Onu zorlayan değil, taşıyan.
Onunla savaşan değil, onunla yürüyen bir ses.
Belki de gerçek huzur budur:
Kendinden kaçmadan, kendine karşı durmadan, kendinle birlikte yaşayabilmek.