Sosyolog ve aile danışmanı Mine Kandaz'la söyleşilerimizin 9. bölümünde neredeyse otomatik pilotta yaşadığımız hayatlarımızı ve olaylara verdiğimiz anlamları konuşacağız. Mine Hanım, iki kişi neredeyse tamamen aynı olayı yaşayıp bu olaylara eee, birbirinden çok farklı anlamlar yükleyebiliyor. Bunu nasıl başarıyoruz?
Burada aslında çok güzel bir hikaye var. Çok kısa. Konuyu çok daha rahat anlayabilmemiz açısından bu hikayeyle giriş yapmak istiyorum. Burada bakış açılarımız çok önemli ve ben bakış açısı odak değiştirme yöntemleri üzerine de çalışmaları çok önemsediğim için çok doğru bir noktadan girdiniz diyorum konuya.
Özellikle şimdi bir trende dört yolcu var. Eee, gidiyorlar aynı yöne gidiyorlar. Aynı vagon içindeler ve tek oturuyorlar sırayla. Dışarısı biraz kapalı. Hava yağmurlu gibi ve geçtikleri tarlalar kuru. Bir tanesi diyor ki ya ne güzel yağmur yağacak. Tarlalar bereketlenecek. Yeniden tohumlar çıkacak. Harika. Ne güzel bu yolculuğa çıkmışım işte. Manzara çok iyi falan.
Arkadaki diyor ki Allah kahretsin ya. Bu havada da yola mı
çıkılır? Yağmur yağacak zaten her yer kukkuru. Ya ıslanırsam
başıma neler gelecek? Bir arkasındaki sürekli yanına birinin
gelip oturması telaşı içerisinde. Her istasyonda ya sevmediğim
biri yanıma oturursa diye gidiyor. Fakat hiçbirinde de oturmuyor.
En arkadaki de hiçbir şeyden haberi yok. Garibim kulağında
telefon şey kulaklık elinde telefon sürekli bir şeylere
bakıyor. Yolculuktan, yoldan diğerlerinden hiçbir haberi
yok. Dört yolcu. Aynı tren, aynı yol, aynı hava durumu, aynı
şartlar. Dört farklı tepki. dördünün de tamamen bakış açıları
içerisinde bulunduğu olayı değişik algılamalarına sebep oluyor.
Biz de hayatın içerisinde böyleyiz aslında.
Yani aynı olayları yaşıyor olmamıza rağmen her birimizin baktığı
yerden verdiği tepkiler çok bambaşka.
Tabii ben burada şuraya bağlamak istiyorum; otomatik pilot dediğiniz noktaya değinmek istiyorum. Çok kıymetli. Biz çoğunlukla kendi karakterimize uygun tepkiler de vermiyoruz aslında. Toplumun bize öğrettiği, ailenin bize öğrettiği, çevreden böyle ödül ceza sistemleriyle öğrendiğimiz, o doğru o yanlış sistemleriyle hareket ettiğimiz için kendimiz zannettiğimiz kişinin de kendimiz olmadığını çok ileri yaşlarda fark edebilme durumuyla da karşılaşabiliyoruz. Çok kısaca böyle anlatabilirim. Bu yüzden farklı tepkiler çok normal oluyor.
Bir de biz olaylara verdiğimiz tepkilerin eseri gibi de oluyoruz, değil mi böylelikle? Çünkü bizden beklenen bir davranış kalıbı var. Eee, öğrenilmiş bazı davranışlarımız var. Kendimiz olmak yerine kalkıp öğrenilmiş davranışlarımızın işte edinilmiş bazı şeylerin eseri olup olaylara bu bakış açısından bakmaya devam ettiğimiz sürece bu kişisel gelişimimize ket vuran bir şey olmuyor mu o zaman? Özellikle bizim toplumumuzda elalem ne der faktörünün çok yüksek olduğu, ben şu an kendim gibi davranırsam çevremdekiler nasıl tepki verir, ne düşünürler, eleştirilir miyim, yargılanır mıyım? Korkularının çok yüksek olduğu toplumlarda maalesef kendimizi yaşamak istesek bile bunu cesaret edip, ortaya koyamıyoruz ve esiri oluyoruz.
Evet. Çünkü bazen eşimizin istediği gibi yaşıyoruz.
Bazen çocuğumuzun istediği gibi yaşıyoruz. Bazen çevremizin,
anne babamızın, eş-dost akrabamızın istediği gibi yaşıyoruz. Ama
bu bir yerde tükeniyor. Yani ölene kadar gitse hiçbir problem
yok. Ama bir yerde tükeniyoruz, kendi içimize kapanıyoruz. Öfke
patlamaları yaşamaya başlıyoruz. depresyonlar başlayabiliyor veya
isteksizlik, kendini soyutlama durumları başlayabiliyor.
Çünkü insan o kadar rahatsız oluyor ki kendi gibi yaşamıyor
olmaktan. Bilinçli olmasa bile ruhu bunu hissettiği için kendi
içinde bir yerlerde bunun yanlışlığını fark ettiği için
yorulmuşluk, yorgunluk, tükenmişlik durumlarıyla bunu açıklayarak
devam ediyor. Ama ne zaman düzeliyor? Tabii ki belli tedaviler,
belli şeyler geçici olarak iyileşme yaratıyor ama insan tamamen
kendisini keşfettiği zaman bu durum düzeliyor. Bunu da keşfetmek
çok zor. Çünkü bu hayatta özellikle bizim toplumda cevabı
verilecek en zor sorulardan bir tanesi ben kimim sorusu.
Büyük bir boşluk karşılığında hepimiz için. Bu sadece tabii ki Türk toplumu için geçerli olmayan bir kural. Yani bizimki gibi pek çok toplum olduğunun hepimiz farkındayız. Beklentilere, toplumun kurduğu bazı standartlara göre yaşamak insanı tüketen bir şey. Şimdi ben kimim sorusunu sormamayı öğrenerek zaten büyüyorsunuz. Bu soruyu sormaya başladığınız andan itibaren çok küçük yaşlarda da olabilir. Aldığınız yanıtlara göre de karakteriniz şekilini veya dışarıya sunduğunuz karakter yani personanız, yüzünüzdeki maskeniz dışarıdaki insanlara kendinizi sunmak istediğiniz kişi.
Mesela ben Ayşe'yim. Ayşe'nin içeride yaşadığı başka şeyler var. Fakat dış dünyaya tanıtmak istediği başka bir Ayşe var. Belki politik olarak doğru. Belki herkese güler yüz gösteren fakat içten içe insanlardan aslında çok da hoşlanmıyorum. Ben kimim sorusunun takibinde diyelim ki belirli bir yaşa geldiniz ve çevrenin etkilerinden de artık kendinizi sıyırabileceğiniz bir noktaya geldiniz ya da çevrenin etkilerine direnç gösterebileceğiniz bir ana geldikten sonra ben kimim yolculuğunun başlangıcından itibaren bizi hem neler bekliyor diye sorayım size hem de bizi bu kimlik kaosunun içerisinde doğru yola ne yönlendirebilir?
Öncelikle ilk sorduğumuzda çok büyük bir boşluk bekliyor hepimizi. Hepimiz aynı yollardan geçtiğimiz için ben de dahil bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü ya ben mineyim işte tamam daha kim olacağım ki gibi böyle bir eee tuhaf bir durumun içine giriliyor. Bu çok normal bir şey. Çünkü dediğiniz gibi küçüklük yaşlarından itibaren hep şekillendirilmiş bir kimlik üzerinden gidildiği için bunun cevabını bulmak hemen o kadar kolay bir şey değil. Fakat yavaş yavaş şu sorularla başlayabiliriz. Nelerden hoşlanıyorum yazayım. Neler beni sinirlendiriyor? Yazayım. neler beni üzüyor? Yani duygularım üzerinden böyle bir yazayım ve kendimi görmeye çalışayım. Sonrasında her bir cümleyi okurken şunu düşüneyim. Bunun gerçekte ne kadarı benim kendimi temsil ediyor? Ne kadarı öğrendiğim bir durum? Bunu inanın eee cevabını biliyor ruhumuz.
Yani ben bunu insanlara söylediğim zaman o cevapları nereden bulacağız diyorlar. Gerçekten buluyorsunuz. Yeter ki düşünün. Yani içimizde bir benliğimiz var. Diyor ki, "Sen bana sor. Ben sana bütün onun cevaplarını vereceğim zaten." Ama bana diyor filtresiz, çıplak gözlerle tamamen olduğum gibi bakman lazım. Bunun da yolu önce ben kendimi olduğumu düşündüğüm kişiyi tanımlayacağım. Sonra karşısına olmasını istediğim kişiyi koyacağım. İkisi birbirine ne kadar benziyor bakacağım. Benzemeyen yerler muhtemelen benim sağdan, soldan, çevreden, aileden öğrendiğim ama bana ait olmayan düşünceler oluyor. En pratik yöntemiyle buradan başlanabilir.
Bu çok acı verici de bir şey değil mi? Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi çok zor. Çünkü sonuçlarına katlanmanız gerekiyor. Zaten bizimki gibi toplumlarda şöyle bir şey var. Biz çocuklarımızı yetiştirirken diyelim ki çok küçük bir çocuk yürümeye başladı. ayağını sehpaya çarptı. Ebeveynlerin veya çevresindeki büyüklerin verdiği ilk tepki: "Seni gidi yaramaz sehpa. Şimdi çocuk dolayısıyla başına gelen her şeyin aslında kendi eee kabahati olmadığını, başkalarının eee kabahati olduğunu düşünerek de yola çıkıyor. Dolayısıyla ben kimim sorusuna verdiğimiz yanıtlarla karşılaşmak gerçekten aslında öyle düşünüldüğü kadar kolay bir şey değil doğal olarak.
Değil ama inanın ben olmadan yaşamak da çok zor bir şey. O inanın
çok daha zor. Ben hatta şöyle söylüyorum. Konfor alanı denilen
bir durum var. Artık herkes öğrenmiştir günümüzde. Konforlu
olduğumuz alanı değil, alışkan olduğumuz alanı temsil ediyor
burası. Ve şöyle bir kod var bizde. "Bildiğim acı bilmediğim
mutluluktan iyidir." Çünkü biliyorum. Ben onu çekmeye devam
ederim. Fakat yaşarken öyle olmuyor maalesef.
Üst üste gelen olaylar, tekrar eden kişiler ve olaylar bizde bir
bıkkınlık yaratıyor. Bu demek ki ben aslında kendim olduğum gibi
yaşamıyorum. Hayat bana bir şey anlatmaya çalışıyor.
Sürekli benzer kişileri ve benzer olayları göndererek bana aslında kendi kimliğimi doğrulatmaya çalışıyor. Buna bu gözle bakarsam evet acı bir süreç. Evet bu yüzleşme süreci kolay bir şey değil. Sorumluluk alıyorsunuz bir de her şeyden önce orada. Fakat yine de şu çok kıymetli bir şey; yanlış da yapsam kendim sorumluluk alarak o yanlışı yaptığım için onun altından çok daha cesaretli bir şekilde kalkabiliyorum. Başkasının beni sürüklediği yanlış altında çok daha fazla ezilebiliyorum.
Yani direksiyonda bensem eğer o noktada kendimle ilgili eee yanlışımı da doğrumu da kabullenecek noktaya gelebiliyorum. Veya kendimi olduğum gibi kabullenme kısmına gelmişsem tabii karmaşık konular ama günümüzde artık çok da zor değil. Yani çok fazla kaynak var, çok fazla bilgi var ve kendimize bu konuda soru sorduğumuzda aldığımız cevapla ilgili farkındalıklarımız da çok yüksek.
Şanslı bir dönemdeyiz bu yüzden bu konuda bu konuda sorgulamaları olan insanlar varsa bence korkarak çekinmesinler. Evet bir sıkıntı var ama diğeri daha büyük bir sıkıntı ve ömür boyu sürecek bir sıkıntı.
Olaylara yüklediğimiz anlamlardan bahsetmiştik ya buradaki algımızı yönetmeyi de öğrenebilir miyiz? Çünkü bazı insanların her türden olaya negatif bir bakış açısının olması hem kendilerini çok yoruyor hem çevrelerindeki insanları çok yoruyor. Burada bir algı yönetimi, eğer tabii ki kimyasal bir bozukluk yoksa yani, nörolojik olarak başka bir sıkıntıları yoksa bir alışkanlık olarak, bir algı yönetim sistemi olarak negatife yönelmiş ve bunu bir hayat felsefesi haline getirmiş insanlar tabii ki kendilerine çok büyük zarar veriyorlar. Ama bunun farkına vardıkları zaman nasıl bir yol izlemeliler? Algı yönetimimizi nasıl bize fayda sağlayacak bir şekle çevirebiliriz?
Yani şikayetten çözüme yönlendirmek diyorum ben burada aslında buna kısaca. Şöyle tabii ki değiştirebilmek mümkün ama her birinde kendimizle bir mücadele etmemiz gerekiyor. Hayatta her şey mücadele sonucu edinildiği gibi bu da öyle. Bir sihirli değnek olsaydı da keşke bir dakikada bunu değiştirebilseydik. alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Beynimiz baktığımız yeri büyütüyor. Oraya bir büyüteç tutuyor ve sürekli negatif olumsuz tarafından bakarsak onu büyütüyor. Bize sürekli her olayın negatif tarafını göstermeye başlıyor. Fakat oradaki fırsatları, büyüme adımlarını, onu bir basamak yapıp bir üstüne çıkmaya odaklanırsak eğer bu sefer çözümleri büyütmeye başlıyor.
Orada biz bir seçim yapıyoruz. Aslında şöyle, kuantumda bunu çok güzel anlatıyorlar artık. Uzay düzleminde her şey nötr. Dünyaya indiği zaman artı eksi olarak iniyor. Yani pozitif ve negatif aynı anda bir arada iniyor. Bu şu demek; negatife de odaklanabilirsiniz, pozitife de odaklanabilirsiniz. Bir olayda ikisi aynı anda mümkün demek.
Gidiyorsunuz, trafiktesiniz ve o trafikte çok yoruluyorsunuz, bıkıyorsunuz işe giderken geçmiyor yol, kalabalık vesaire. Her gün buna e lanet ederek de gidebilirsiniz ya da aynı yolda, aynı trafikte o yolu keyifli hale getirebilecek bir yöntem bularak da gidebilirsiniz.
Ama bu polyanacılık mı?
Polyanacılık sorunları yok saymak oluyor aslında. Sorunları yani benim hiçbir sorunum yok ki şeklinde üstünü örtüp hiçbir şekilde yüzleşmemek oluyor. Bu polyanacılık değil. Bu sorun var farkındayım. Fakat bunu değiştiremiyorum. İşe gitmek zorundayım, çalışmak zorundayım. Otobüse de binmek zorundayım. Arabam yok. Ya da arabam varsa trafikteyim. Mecbur o yola gideceğim. Ben bunu nasıl güzelleştirebilirim? Sesli kitap mı dinleyerek gideyim yolda? Otobüsteysem okuyarak mı gideyim? Ya da farklı bir şeyi mi, aktiviteyi mi kafamda canlandırarak gideyim ya. Orada tamamen benim bakış açıma göre hissettiğim duyguyu değiştiriyorum. Aslında olay yine aynı. Olayın farkındayım.
Hayat bizim için yapılması gereken bir sürü şeyle dolu. Bu süreç içerisinde çok bize hitap etmese, çok sevmesek bile şöyle bir şey davranış kalıbına geçmek gerekiyor anladığım kadarıyla. Bu yaşadığım zorlu saatleri, zorlu durumu kendim için de başkaları için de içinden çıkılmaz bir eziyet haline de dönüştürebilirim. Bununla beraber bundan keyif alacak ya da bunu başka bir şeye dönüştürecek bir yol da bulabilirim. Çözümümü seçiyorum. Problemin devamını ve kendimi üzmeyi mi seçiyorum? Ya da çevremdekilere de bu şekilde etki etmeyi mi seçiyorum? Burada bir seçimi yapıp ona göre davranmak gerekecek.
İkisi de mümkün.
Bir yere gidersiniz. Oradaki ortam çok hoşunuza gitmemiştir. Eee fakat şimdi eğer gidemeyecekseniz, oradan ayrılamayacaksanız o zaman bunu kendinize zehir etmenin bir anlamı yok. Ve bu şekilde bir çözüm bularak işte oradan keyif alacağınız bir şey bulabilirsiniz gibi ilerlemek mümkün. Şimdi kendimizi tanıma, olaylara verdiğimiz tepkiler ve algı yönetimi konusunda bize verebileceğiniz başka böyle ufak tefek tüyolar var mı? Yani hani günlük hayatımızda biz bunu nasıl adapte edebiliriz? Şimdi söylemesi çok kolay. İşte çözüme odaklanalım. Tamam olur. Ama çözüme nasıl odaklanacak?
Çok güzel bir soru. Tabii günlük hayatta pratik olarak aslında eee çok güzel bir sorumuz var. Şartlarım belli. Durum bu. Negatifiyle pozitifiyle kabulleniyorum önce. Durumum bu. Bugün elimde bu imkanlar var. Ben bugün bu elimdeki imkanlarla gitmek istediğim yolda ya da yapmak istediğim noktada ne yapabilirim? Bugün bu imkanlarla ne mümkün? Bu soru gerçekten hayat kurtaran bir soru.
Şunu çok iyi bilmemiz gerekiyor. Olumlu olumsuz diye biz ayırıyoruz duyguları. Bence hepsi birer deneyim. Tabii bazıları acı veriyor, bazıları mutluluk veriyor ama hepsi geçici. Biz onları sahiplenmediğimiz ve onlara seyirci kalarak yaşamayı başarabildiğimiz noktada dibine kadar acıyı da yaşıyoruz, üzüntüyü de, kaygıyı da, korkuyu da yaşıyoruz ama geçip gidiyorlar. Bunun geçmesinin sebebi ben bugün bununla ne yapabilirim? Başıma bu geldi. Bugün bunu yaşıyorum. Peki bunu nasıl dönüştürebilirim? Bugün buradan nasıl çıkabilirim? Ne yapabilirim? Yani çözüm sorusu. Yoksa senelerce, yıllarca hayıflanabiliriz. Yıllar öncesinden yaşadığımız bir olayı defalarca kendimize de yaşatabiliriz. Hepsi mümkün. Fakat bunun en çok bize zararı var. Bunun farkında olup çözüme odaklanıcı bu soruyu sormak her zaman anında çözüm bulmak zorunda da değiliz bu arada. Yani hemen sorduk, cevap geldi, hadi kurtulduk değil. Hayır, o süreçler de yaşanacak tabii ki ama insanın yine bir umuda bağlanmasına sebep oluyor bu soru. Şartlarım bu. Görüyorum. %90'ı da şu an olumsuz ama %10 noktasıyla ne yapabilirim, nasıl çıkabilirim bu durumun içinden çok büyük bir avantaj sağlıyor.
Hemen kendimden çok kısa bir örnek. Ben bu konuları anlatmayı, paylaşmayı çok seviyorum. Pek çok noktada da elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum. Ben ne yapabilirim sorusuyla taşındığım bölgede hiç kimseyi tanımıyorken 3 yıl içerisinde geldiğim noktada bugün sizinle sohbet edip pek çok insana ulaşabiliyoruz.
İnanın adım adım mümkün ama orada o süreçleri de düşmeleri de kalkmaları da normal kabul edip yaşayıp bu soruyu sorarak devam etmek gerekiyor. Ben bunu kendi hayatımda böyle pozitif artılarını gördükten sonra her zaman bu soruyu sorarak ilerlemeyi tercih ediyorum.
(HADİYE AYŞE İRİM)