yandexmetrikacounter
Ailede Görünmez Engel: Geçmişten Gelen Bekl | Çanakkale Olay

Ailede Görünmez Engel: Geçmişten Gelen Beklentiler Mutluluğu Gölgeliyor

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz, aile hayatındaki çatışmaların temelinde yatan "geçmişten gelen beklentileri" mercek altına alıyor. Çocuklukta karşılanmayan duygusal ihtiyaçların evlilikte birer kimlik zannedildiğini vurgulayan Kandaz, partnerlerin birbirini suçlamak yerine kendi iç dünyalarına bakmalarının çözüm için ilk adım olduğunu ifade ediyor.

59

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin dördüncü bölümünde, bireylerin farkında olmadan geçmişten bugüne taşıdıkları beklentilerin aile yapısı üzerindeki etkilerini ele aldık.

Kandaz, danışmanlık süreçlerinde en çok karşılaştığı sorunun, kişilerin çocukluk dönemindeki duygusal boşluklarını eşleri üzerinden doldurmaya çalışmaları olduğunu belirtti.

Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz'la söyleşimizin 4. bölümündeyiz. Bugünkü konu başlığımız geçmişten gelen beklentiler ve bunun hem bizim hem de aile hayatımızın üzerindeki etkileri. Mine Hanım, geçmişten gelen beklentiler bizi ve aile hayatımızı nasıl etkiliyor?

Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü bunun çoğunlukla kişilerin farkında olmadığı bir konu olarak tespit ediyorum. Yaptığım danışmanlıklarda da bunu fark ettirdiğimde çok farklı sonuçlar alıyorum gerçekten.

Çocukluk döneminde çok düzgün bir ailede yaşamış olsak bile bazen ailelerimiz yani ebeveynlerimiz bizim kendi duygusal ihtiyaçlarımızın farkında olmamış olabiliyorlar. Ve kendi bildikleri yöntemlerle bizi yetiştiriyorlar. Fakat bizim oradaki duygusal eksikliğimizi kapatacak şeyler yaşanmamış olabiliyor. Özellikle de dezavantajlı ebeveynlerle büyüyen çocuklarda tabii çok daha yüksek beklentiler söz konusu oluyor.

Yoğun anne-baba, vakit ayıramayan anne baba ya da farklı otoriter noktalarda giden anne baba gibi durumlar çocukta belli duyguların boşlukta kalmasına ve karşılanmamasına sebep oluyor. Bu kişi büyüdüğünde bunun farkında olmadığı için bunu bir kendi karakteriyle özdeşleşmiş bir kimlik zannediyor ve evlendiği kişiden o eksik kalan duyguları doldurmasını bekliyor. Kendi de farkında değil.

Farkında olmuyor ve karşı tarafı sürekli onu doyurmadığı ile ilgili suçlamalara başlıyor. Karşı taraf ne olduğunu bilmediği için, ne yapması gerektiğini bilmediği için onda da benzer durumlar söz konusu olduğu için o da onu benzer şekillerde suçlamaya başlıyor.

Nasıl anlarız? Aslında en çok tetiklendiğimiz anlardan anlayabiliriz. Yani partnerimizde en çok ne bizi tetikliyorsa bizim orada muhakkak geçmişten gelen, doyurulmamış bir duygumuz var demektir.

Sinirimize dokunan şeye dikkat edelim.

Evet, sinirimiz öfkemiz bu noktada çok kıymetli. Mesela şöyle bir örnek vereyim. Kendim üzerinden. Benim bir şeyleri yapabilme ile ilgili duygumun görülmediğini yıllar sonra keşfettim ben. Fakat keşfetmeden önce şöyle bir tepki veriyordum. Marketten bir şey alıyordum. Eve getiriyordum. Eşim bir bakıyordu. Ya son kullanma tarihi geçmiş o gün mesela ya da bozuk ya da farklı bir şey ya da istediğim bu değildi şeklinde bunu bir tehdit olarak algılayıp tamam o zaman madem ben beceremiyorum kendin yaparsın diye kızıyordum. O da diyordu ki ben sana kızmıyorum ki ürün ile ilgili böyle bir şey tespit ettim bunu dile getiriyorum niye bunu kişisel olarak algılıyorsun.

Çünkü ben sonra fark ettim ki küçüklüğümde hata yapma, hata yaparsan özür dilemenin hiçbir anlamı yok şeklinde büyütülen ve hata yapmama izin verilmeyen bir çocukluk yaşamışım. Bu yüzden de eşimin benim hatammış gibi bir şeyi söylemiş olması ya da o şeyin hatalı oluşunun benden kaynaklanmış olması beni savunmaya geçiriyor gibi.

Bu şekilde tetiklendiğimiz her noktada yok sayıldığımızı düşündüğümüz, kullanıldığımızı düşündüğümüz ya da işte farklı şekillerde aşağı çekildiğimizi düşündüğümüz ve öfkelendiğimiz her konuda acaba çocukluğumdan getirdiğim bir şey var mı diye bakmak çok kıymetli oluyor. Bunu eğer kapatabilirsek eşimizden onu artık beklememeyi öğreniyoruz. Çünkü eşimiz de onu bilmediği için kapatamıyor.

Az önce kullandığınız cümle şu açıdan çift anlam taşıyabilir. “Hata yapma lüksü elinden alınmış bir çocuk.” Önemli olan hata yapmamak. Bir de özür dilemeyi ve aynı hatayı yapmayı sürdürme daha doğrusu bunu bir alışkanlık haline getirme durumu var. Karşı taraf sürekli affedici konumda olmaktan kaynaklı belki de öfkeleniyor. Burada da mesela sınırları çizmeyi bilmek herhalde en temel şey. Bir de ki kendinizi tanımak; ne bizi sinirlendiriyor, ne öfkelendiriyor?

Evet, tabii sürekli özür dilenip aynı durumlar yaşanmaya devam ediyorsa ben maruz kalan tarafa davranış değişikliğini öneriyorum. Genelde maruz kalanlar anlatmayı tercih ediyorlar. Ben de şöyle bir cümle kuruyorum. Çelişkili gözükse de çok anlamlı. "Kendinizi anlatarak karşı tarafı anlatamazsınız." diyorum. Ne demek bu? Sürekli aynı şekilde konuşarak karşı tarafın sizi anlamasını sağlamanız mümkün değil. Belli ki anlamıyor.

Aynı cümleleri 100 kere de kursanız, 500 kere de kursanız daha çok sinirlenirsiniz. Ya 500 kere söyledim. Hâlâ anlamıyorsun." şeklinde. Bunun yerine davranış değişikliğine gidilmesi gerekir. Özür dileniyor ve hâlâ aynı şey yapılıyorsa o şeyin bir bedeli olmalı bu tarafta. Bir karşılığı olmalı. Bir yaptırımı olmalı. Bu davranış değişikliğine gidilmeden sadece konuşuyorsak karşı tarafta şuna alışıyor; konuşuyor konuşuyor nasıl olsa ben gene yapınca özür diliyorum. Gene her şey olduğu gibi devam ediyor deyip bir şeyi düzeltmek zorunda kalmıyor.

Ben çiftlere şunu söylüyorum; Davranış değişikliği şöyle bir etki yaratıyor partnerde; kadın ya da erkek. Alışılmış bir davranışı değiştirdiğinizde evin salonuna girdiği anda koltuklar yok etkisi yaratıyor. Koltuklar nereye gitti? Ben nereye oturacağım? Bunlara ne oldu? Niye benim salonum bomboş şu anda. Davranış değişikliği tam böyle bir şok etkisi yaratıyor. O zaman çünkü o ezberlenmiş davranıştan çıkmak zorunda kalıyor.

Beklemediği bir şey olduğu için diyor ki: "Bir dakika ya ben bunu daha önce görmedim. Ne yapmam lazım?" O zaman çözüme ulaşılacaksa ulaşılıyor, ulaşılmayacaksa zaten belli bir noktadan sonra kopuyor.

Zaten burada çözüme ulaşmaya niyeti olan taraf, bir saniye burada ne oluyor diye soracak olan taraftır. Çözüme ulaşmaya niyeti olmayan kişinin tahminim göre söyleyeceği şey, "Sen bu evin, salonun koltuklarını değiştiremezsin. Bu ev benim evim." gibi bir yaklaşım olur. O zaman da bu insanlarla zaten daha belki profesyonel yardım alarak ancak belirli bir yola çıkılması lazım. Geçmişten gelen onların da büyük beklentileri olduğu ve bunu karşı tarafa anlatmaya tenezzül dahi etmediklerini de bence hesaba katmak lazım.

Bizim toplumumuzda özellikle erkeklere ne istediklerini anlatmamaları, konuşmamaları, her türden yükü sırtlanmaları, ağlamamaları, sızlanmamaları, yas tutmamaları isteniyor. Sen erkek adamsın, ağlamazsın. Sen güçlü olmak zorundasın gibi bazı rollerin de yüklenmesiyle bu artık işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Kadınlar kendi ruh sağlıklarını iyileştirmek, kendi kendilerini geliştirmek için çaba gösteriyor zaten. Birbirlerini bu konuda destekleyerek çok başarılı bir iş çıkartıyorlar ama erkekler arasında “Miiden ağrıyorsa iç hastalıklarına gidersin. Kalbin ağrıyorsa, ruhun ağrıyorsa bir psikiyatriye gidersin gibi bir konuşmanın geçtiğini düşünmüyorum.

Güçsüzlük olarak kodlanıyor. Bu aslında literatürde de yeri olan bir şey. Transaksyonel analizde raket duygular diyorlar bunlara. Şöyle ki erkek üzülmez, erkek ağlamaz, erkek duygusal olmaz, erkek her zaman güçlüdür, dimdik ayaktadır. Bu sefer erkek duygusallığını duygusallık olarak dışarıya vuramıyor. Raket duygular ne demek? Bir duygu olduğu şekilde dışarıya çıkamıyorsa şekil değiştirerek dışarıya çıkar. Bu nedenle her anlamda üzülen erkek öfkeyle bunu dışarıya vuruyor. Öfkeyle bunu ifade ediyor.

Bağırarak çağırarak dışarıya çıkartıyor. Aynı şeyi kadın olarak aldığımızda kadın öfkelenemez, kadın sinirlenemez, Kadın bağıramaz, kadın sesini yükseltemez. Bu sefer gene o duygunun dışarıya çıkma zorunluluğu olduğu için şuna dönüşüyor. Kadın sinirlendiğinde ağlıyor, kadın öfkelendiğinde ağlıyor. Erkek, kadının üzüldüğü bir şeye sinirle tepki verdiğinde kadın onu anlamıyor ve kızıldığını zannedip güceniyor.

Erkek karşısında dimdik duran bir kadın görmek istediği yerde kadının ağladığını görünce ondan etkilenip "Yeter artık sen de her şeye de ağlıyorsun." diyor ve bir çıkmaza gir diyor. Geçmişten bu duyguların doğru ifade edilmediğini de öğrenmek için yardım almaktan kaçınmamak lazım. Bu bir güçsüzlük değil. Tam tersi çözemediğiniz bir konuda yardım alma cesareti gösterip hiç tanımadığınız bir insana gitmek cesaretin en büyüğü bence.

Çünkü bütün özelinizi o insana açacaksınız ve onun oradaki rehberliğinde bir şeyleri çözmeye çalışacaksınız. Bu bence en cesurca karşılanacak şeylerden bir tanesi ama erkeğin de bunu yapamayışını anlıyorum. Hep bir güçlü durma, dik durma. Sen asla kötü olmazsın gibi inanılmaz bir yük yüklemişiz toplumsal olarak erkeklerin de omuzuna.

Zaten kadın bu tarz bir tepki verdiği zaman yani ağlamadığı zaman da bu sefer erkekleşmeye çalışmak ile yaftalanıyor ya da işte öfkelendiği, sesini yükselttiği zaman toplum tarafından kendisine yapıştırılan bazı kelimelerle, cazgır gibi mesela, bu kadın da böyle çığırtkanlık yapıyor gibi bazı yaftalarla yine yardım için ihtiyaç duyduğunu belirttiği her şey görmezden geliniyor ve bu sefer tüm toplum bir kaos halinde yuvarlanmaya devam ediyor.

Geçmişten gelen beklentiler bu yüzden de önemli. Erkeğe geçmişten bugüne kadar bir şey yüklüyorsunuz; kadına geçmişten bugüne kadar bir şey yüklüyorsunuz ama onlar da zaten kendilerinden beklentilerin üç aşağı beş yukarı farkındalar. Ama kendilerinin kendilerinden ne beklediğini farkında değiller. Herkesin bizden ne istediğinin farkına varıyorsun. Toplum benden güçlü olmamı bekliyor, şunu bekliyor, bunu bekliyor. Ama ben kendimden ne bekliyorum onu da bilmediğim için bir aile ortamı oluşturduğumuz zaman da o zaman kaos oluyor.

Bu kaostan çıkışın yolu için en temel şey iletişim midir?

Kesinlikle açık iletişim. Çözemediyseniz de açık iletişim, çözmeye çalışırken de açık iletişim. Ben senden böyle bir şey bekliyorum ama bunun neden olduğunu bilmiyorum. Fakat sen bana bu davranışı yaptığında inanılmaz üzülüyorum şeklinde özellikle hani ilerleyen programlarımızda iletişim dillerinde işleriz ama özellikle duygusunu anlatma odaklı iletişimi kurmayı biz toplumca bilmiyoruz. Çünkü duygularımızın farkında değiliz. Duygularımızın farkında olduğumuz zaman, duygumuzu dile getirerek karşı tarafa bir şeyleri ifade ettiğimizde kendimize de farkına varıyoruz. O kişi de farkına varıyor.

Suçlayıcı ifadeler, sürekli karşı tarafı suçlayan, itham eden ifadeler kadın için de, erkek için de inanılmaz bir güç savaşına dönüyor ve bunun da kazananı yok. Sürekli böyle bir tartışmalar yumağı içerisinde giden ve birbirinden uzaklaşan evlilikler söz konusu oluyor. Bir de dediğim gibi aile büyükleri olabilir, güvendikleri insanlar olabilir, yakın arkadaşları olabilir veya benim gibi danışmanlar, profesyoneller olabilir.

Şundan emin olsunlar: Danışmanlıklarda bir şey anlatıldığında o bizim mahremimiz. Üç kişi arasında kalan şey asla dışarıya aktarılmıyor. Bizim zaten etik kurallarımızın en başında yer alan şeylerden bir tanesi bu. Bu bir arkadaşlık sohbeti değil, bir mahalle söyleşisi değil. Bu profesyonel anlamda yapılan bir iş. Bundan yana kesinlikle rahat olsunlar diye düşünüyorum. Çünkü ben kendi adıma bunu iş olarak yaptığımda o masadan kalktığım anda kendi hayatıma devam ediyorum.

Karşı tarafın o şeyini sürdürüp; onu konuşma gibi bir zaten etik kuralı çiğneme hakkım olmadığı gibi zaten kendi sorunlarım da onu düşünmeme fırsat vermemiş oluyor. Ben de kendi hayatımla ilgileniyorum gibi. Bunda rahat olabilirler. Kendilerini tanımaları çok önemli. Evlenmeden önce eğer bizi izliyorlarsa evlilik aşamasında öncelikle kendilerini ve birbirlerini tanımak için açık açık konuşmaya çok önem versinler.

Mine Kandaz ile söyleşimizin bir sonraki bölümünü haftaya okuyabilirsiniz.

Röportaj kapak tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.

(HADİYE AYŞE İRİM)
Paylaş