Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz'la söyleşilerimizin 6. bölümündeyiz. Mine Hanım'la bugün konuşacağımız konu başlığımız iletişimsizlik ve duvar örme. Mine Hanım, iletişimsizlik deyince aklımıza ne gelmeli? Çünkü hepimiz ailelerimizle bir şekilde konuşuyoruz. Eşimizle bir konuşma var ama aslında bu iletişim demek değil galiba değil mi?
Evet, hepimiz konuşuyoruz üstelik defalarca konuşuyoruz, yüzlerce kere konuşuyoruz. Fakat bana da hep şöyle şikâyetler geliyor. Mine Hanım yüzlerce keredir aynı şeyi söylüyorum. Yine de aynı şeyler oluyor. Hiçbir şey değişmiyor. Çünkü konuştuğumuz şeyler genelde şikâyetlerimiz oluyor. Durum oluyor. O durumdan olan rahatsızlığımız oluyor. O rahatsızlığın bizde yarattığı duyguları, bizim içerimiz içimizde neler oluşturduğunu, hangi kırgınlıkları, hangi üzüntüyü, hangi acıyı yarattığını konuşmuyoruz.
Çünkü biz toplum olarak duyguların çok tanımayan bir toplumuz. Duygularımızı tanımadığımız, durup bir ne hissediyorum diye düşünmeyi bilmediğimiz için hislerimizi karşı tarafa da anlatamıyoruz. Sadece böyle sürekli bir talepler silsilesi gibi istediğimiz şeyleri konuşabiliyoruz. Bu da karşı tarafta bir direnç yaratıyor. Bir de ikinci grup bir kısımda kırıldığında farklı imalarla bunu belli etmeye çalışıyor.
Farklı hareketlerle belli etmeye çalışıyor. Diyor ki anladı ama yapmıyor. Bence anlamıyor. Çünkü bizim açıkça dile getirmediğimiz hiçbir şeyi karşı taraf anlamıyor. Kadın olsun, erkek olsun. Erkeğin yapısı hissettikleriyle kadının yapısı ve hissettikleri çok bambaşka olduğu için açık açık konuşulmayan hiçbir şey tam manasıyla anlaşılmıyor. Dolayısıyla çözüme de kavuşamıyorsunuz.
Birbirinden uzaklaşan çiftler konuştukça anlaşamadığını düşündüğü için "Ulaşamıyorum herhalde." deyip kabuğuna çekiliyor. Yavaş yavaş mesafe artıyor. Ve bir duvar örme davranışı çıkıyor ortaya. Bu da en kötüsü çünkü iletişimi tamamen kestiğiniz anda da hiç kimse kimsenin yapmak istediğini anlamadığından kaynaklı boşlukları kendisi doldurmaya başlıyor. Beni sevmiyor mu? Beni aldatıyor mu? Benimle ilgili işte ilgisi bitti mi? Falan gibi böyle boşlukta bıraktığınız her konuyu bizim zihnimiz doldurmaya başlıyor. Bu sefer gerçek sorundan tamamen alakasız farklı noktalara gidilebildiğini ben görüyorum. Hatta o İletişimi doğru kurdurduğum zaman biz aslında aynı şeyi söylüyormuşuz ya da aynı konudan sıkıntı yaşıyormuşuz diye şaşıran da çok çitle karşılaşıyorum açıkçası.
Zaten bu durumdan şikâyetçi olanın haricinde karşı tarafın konudan haberi yok.
Evet. Yani evet bir şeyler söylenmiş fakat ona geçmemiş zaten.
İletişimdeki en büyük sıkıntılardan bir tanesi acaba karşımızdakini dinlemeye isteksiz oluşumuz da olabilir mi? Ya da benzer kelimeleri, benzer şeyleri çok duyduğumuz için bir noktadan sonra artık dinlemeyi mi bırakıyoruz?
İkisi de öncelikle biz kendimizi dinlemeyi de bilmediğimiz için ve sürekli hep kendimizi anlatma ihtiyacı içinde olduğumuz için karşı tarafı da dinlemeye sabrımız olmuyor birincisi. İkincisi hep aynı kelimelerle ifade edilen durumlar bir süre sonra duyarsızlaşmaya sebep oluyor. Çünkü diyor ki ama yine başladı deyip zaten dinlemiyor. Burada aslında iletişim dili de çok önemli. Ben dili dediğimiz çok önemli bir şey var burada.
Bir konu yaşanıyor. Diyelim ki eşi sürekli evi dağınık tutuyor. Erkek açısından bakalım. Geliyor, ben sana kaç kere bu evi topla demedim mi? Hep bu ev dağınık. Ne iş yapıyorsun sen sabahtan akşama kadar gene benim sinirlerimi bozuyorsun diye konuya giriyor. Şimdi sen diye bu şekilde girdiği anda suçlayıcı, eleştirici dille karşı taraf direkt savunmaya geçtiği için zaten onun ne demek istediğini anlamıyor bile. O da kendini savunmaya başlıyor. Sen benim ne yaşadığımı biliyor musun mu başlıyor.
Artık evlilikleri kaç yıl süreyle gidiyorsa o başlangıca kadar giden olaylar silsilesiyle konudan kopuluyor. Ne yapmak lazım? Şöyle hissedilen duygunun ben diliyle ifade edilmesi lazım. Geldi eş ev dağınık. Ben evime geldiğim zaman huzurlu ve düzenli bir ortamda ancak rahat edebiliyorum. Böyle olduğu zaman ben psikolojik olarak rahatlayamıyorum ve ertesi gün işe giderken bu bana inanılmaz bir stres yükü yüklüyor.
Ben bu konuda kendimi dinlenmediğim zaman da yok sayılmış hissediyorum, kötü hissediyorum. Neden benim acaba sözüm dinlenmiyor diye geri plana atılmış hissediyorum şeklinde kendi duygusunu ben diliyle ifade ettiği zaman karşı taraf bambaşka bir açıdan olaya bakmaya başlıyor. İlk seferinde olmasa bile defalarca böyle tekrarlandığında kadın için de gene aynı örnek hemen tam tersi eşi eve sürekli geç geliyor. Haber vermiyor diyelim ki. Gene geç geldin, neredesin?
Kaç kere ben sana haber ver demedim mi? Kaç kere geç gelme demedim mi? Gene karşı tarafı savunmaya geçiriyor. Burada da yine sen eve geç geldiğin zaman belki kendimi korkmuş hissediyorum, yalnız hissediyorum, kenara atılmış hissediyorum, sevilmiyor hissediyorum, değersiz hissediyorum. Hissedilen duygunun tespit edilip söylenmesi karşı tarafta duygu konuşulduğu için duyguları harekete geçiriyor bu sefer savunma yerini.
Bu çok kıymetli iletişim kurma noktasında ve duygularımızı anlayıp duygularımızı dile getirerek konuşmayı alışkanlık haline getirmek çok kıymetli. Diğer türlüsü sürekli aynı şekilde gittiği sürece aynı savunmalarla da devam edecek. Bir süre sonra artık ya şimdi ben onu diyeceğim, o bunu diyecek deyip konuşmama ve uzaklaşmaya dönecek. Dolayısıyla duvarlar örülmeye başlayacak.
Mesela trip atma da özellikle aile birliği içerisinde erkekten de gelse, kadından da gelse sıkıntı. Kadınların daha çok yaptığı söyleniyor çünkü kadınlar anladığım kadarıyla bir noktadan sonra konuşmaktan bıkıp karşısındakini sessizlikle vs bir cezalandırma yoluna gittiğinde bu sefer ilişkide başka sorunların da önü açılmış oluyor.
Şöyle; kendinden mahrum bırakma davranışı nedenini gene açıklamadan yaptığınızda karşı tarafta gene bir boşluk duygusu oluşturuyor. Ve karşı taraf zaten bunun ne olduğunu anlaması mümkün olmayacağı için anlamış olsa yapmazdı. Anlıyorsa da yapıyorsa bu patolojik bir durum zaten onun bambaşka değerlendirmesi gerekir. Anlamıyor olduğu zaman ben istediğim kadar trip atayım, kendimden yoksun bırakayım, kendimi geri çekeyim. Bunun nedenini gene karşı tarafa anlatmadığım sürece yine anlaşılmıyor. O gene kendince o durumu yorumluyor. Ama benim burada anlatmak istediğim şey farklı. Benim anlatmak istediğimle karşı tarafın anladığının birbiriyle hiç alakası yok. Bu sefer ben trip atıp anlaşıldığımı zannedip gene istediğim hareketi görmeyince daha çok sinirleniyorum. Olmadık yerde öfke ortaya çıkıyor. Bu da gene karmaşaya ve tamamen yanlış anlaşılmalara doğru gidiyor.
Bir ufacık anı, bir çiftime şöyle bir şey yaptırmıştım. 13-14 yıllık evlilerdi sanırım. Şimdi sadece susun ve herkes birbirine sadece duygusunu anlatsın dedim. Bir 5 dakika sessizlik oldu zaten. Böyle bir duygumuz ne? Durum, hayır bu durum, bu duygu değil. Herkes hissettiği duyguyu anlatsın.
Alıştılar ve bir saat boyunca birbirlerinin hareketlerinden dolayı hissettikleri duyguları Anlattıktan sonrasında olay o kadar bambaşka bir hal aldı ki biz birbirimizi hiç dinlememişiz ve anlamamışız şimdiye kadar noktasına geldi. O yüzden ben bu iletişimde özellikle duyguların konuşulmasını çok çok önemsiyorum. Duygular konuşulmayıp aynı sözler, aynı sözler, aynı hareketler, aynı sözler, aynı hareketler farklı bir sonuç doğurmuyor.
Aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek yani zaten işi baştan biraz savsaklamak gibi. Aile birliği içerisinde biz ebeveynler olarak çocuklarımıza da trip atıyoruz değil mi? Bunu biz annelerimizde, babalarımızda çok gördük. Bizi işte susarak cezalandırmalar, bize yanıt vermeyerek cezalandırmalar. Aile içerisinde bu tarz bir iletişim türüne maruz kalmış bir çocuk dolayısıyla bunu kendisini de içselleştirmiş oluyor ve bu nesilden nesile aktardığımız bir problem yumağı haline gelmiş oluyor. Peki, şöyle söyleyeyim o zaman. Yeni evlenecek bir çift, henüz evlenmemiş bir çift olarak finansal konuları nasıl daha önceden konuşuyorsak evlilik öncesinde bu tarz bir konuşma yapmalarını, hatta mümkünse bir aile danışmanından fikir almalarını önerir misiniz?
Keşke uzmana başvurulsa. Keşke iki taraf da birbirini çok daha farklı bir şekilde görerek yaklaşsa. Bunu zaten en başta öneririm ama maalesef bizim toplumumuzda, bu bir eksiklikmiş gibi algılandığı için bilmiyor olmak hâlbuki çok doğal bir şey olmasına rağmen. Birincisi.
İkincisi, aşk o sevgi, o yoğun duygular o kadar üst planda oluyor ki çoğu şeyi görmezden geliyoruz ve konuşmuyoruz. Yine evlenmeden önce çiftler bence hayata dair beklentilerini de birbirleriyle konuşmalılar. Çünkü o beklentileri birbirlerine ne kadar sağlayıp sağlayamayacakları konusunda farkında olmaları gerekiyor. Yüz de yüzünü zaten sağlayamazlar. Ama %50'si sağlanırken kalan %50'sini de tolerans gösterilebilir. Yani o yüzden bunu da aslında konuşmak lazım.
Ben nelere inanıyorum, vazgeçilmezlerim neler, hayattan ne beklentilerim var. Nerede esnerim, nerede esnemem. Bunların da önceden konuşulması, yarın öbür gün doğacak çocuklara da benzer şeylerin aktarılmaması açısından zaten gelecek nesli de kurtaran bir şey. Çocuklarla ilgili kısma da hemen kısaca bir şey söylemek istiyorum. Çocukların da duygularının çok anlaşılmadığı bir dönemde yaşıyoruz biz. Ben bunu çok önemsiyorum. Çok çarpıcı bir cümle duymuştum.
Gabor Mate tarafından söylenen psikiyatristtir kendisi ve çok meşhurdur, araştırılabilir. “Duyguları anlaşılmayan çocuk, “ebeveynleri tarafından. Ebeveynlerini sevmekten vazgeçmezler. Kendilerini sevmekten vazgeçerler.” Ve bu çok çarpıcı ve çok üzücü bir şey. Hayatta hiçbir zaman özgüvenli, kendine güvenerek, kendi olarak adım atamayan bir çocuk profili ortaya koymasına sebep oluyor.
Bu nedenle biz çocuklarımızdan zaten kendimizi asla yoksun bırakmamalıyız. Küsmek, konuşmamak, bu şekilde uzaklaşarak ceza vermek çocuğun zaten hiçbir şekilde anlayabileceği bir iletişim şekli değil. Her zaman neden sonuç ilişkisi içerisinde sana şu an kızgınım çünkü böyle davrandın. Kızgınlığım geçene kadar biraz ara verelim, mola verelim. Ama bu sana olan sevgimi değiştirmiyor. Fakat kızgınım. Seviyor olmam da kızmamın önüne geçmiyor.
Çünkü burada hatalısın şeklinde gene kendinizden mahrum bırakacaksanız bile nedenini açıklayıp bunun bir süresi olup çocuk hatasını anladığında tekrar normale dön dönüp o hatayı tekrar yapmaması için ne yapılması gerekir noktasında gitmek gerekiyor ve o hangi duyguyla o hatayı yaptı? Eşimiz için de hangi duyguyla o hareketi yapmaya devam ediyor? Senin buradaki duygun ne?
Ne hissediyorsun ki benim rahatsız olduğumu bile bile hala bunu yapmaya devam ediyorsun? Sorusu o eşin de veya çocuğun da gerçekten kendi duygularına bakmasına sebep oluyor. Tabii hep şundan da kaçınıyor eşler. Ya her şeyi de ben mi yapacağım Biraz da o yapsın. Maalesef bir tarafın bunu bildiği zaman öncelikli olarak hareket etmesi gerekiyor. Ben burada haklı olmak mı, mutlu olmak mı seçeneği arasında mutlu olmak istiyorsanız biraz orada geri adım atarak bu soruyu sorun. Bu duyguya yönelip en azından mutluluğunuzu inşa eden taraf olabilirsiniz şeklinde de yönlendiriyorum. Hangi tarafsa.
Her işin başı sağlıksa ailedeki her türlü sorunun çözümü de iletişim. Doğru iletişim. Doğru iletişimi öğrenmek için de çaba, zaman ve emek harcamak gerekiyor. Kendinizi tanımak gerekiyor. İşte her şey yine kendini tanımakla başlıyor anladığım kadarıyla.
Evet, duygularımızı anlamakla başlıyor ve duygularımızı anladığımızda da karşı tarafın duygularını nasıl anlayacağımızı da öğrenmiş oluyoruz. O yüzden aslında hem bu yayınlar hem bizim bireysel olarak da ayrıca yaptığımız her şey insanlara bunu anlatmak yolundan geçiyor. O yüzden özel olarak bu konuda da teşekkür etmiş olayım. Böyle bir imkânla daha fazla insana bunları anlatabilmek alanı açtığınız için.
Biz de çok teşekkür ederiz.
Kapak görseli tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.
(HADİYE AYŞE İRİM)