Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile söyleşilerimizin 15. bölümüne geldik. Bu bölümde kendimizde görmekten kaçındığımız, başkalarında gördüğümüzde öfkelendiğimiz yönlerimizi yani kısaca gölge yönlerimizi konuşacağız. Mine Hanım, gölge yanlarımız ne demek önce onu anlatalım.
Aslında Karl Gustav Jung'un ortaya çıkarttığı bir kuram, kavram diye söyleyeyim. Gölge yanlarımızla aslında şunu anlatmaya çalışıyor; korkutucu gelebilir gölge yanlar dediğimiz için, gölgede kalmış yanlarımızı temsil ediyor. Bu iyi taraflarımız da olabilir, olumsuz taraflarımız da olabilir. İç içe olduğunu anlatıyor Jung burada.
Diyor ki bir olumsuz özelliğimizi görmezden gelirsek o bizim yeteneğimizi de baskılıyor olduğumuzu gösterebilir gibi bir anlam söylüyor. Şimdi örneklendirdiğimde daha iyi anlayacağız. Kendimizde kabul etmek istemediğimiz bazı yönler oluşuyor zaman zaman. İşte öfkemizi çok sevmeyebiliyoruz, sinirlenmemizi çok sevmeyebiliyoruz, çok duygusal oluşumuzu sevmeyebiliyoruz. Bunu sevmemeye devam ettikçe diyor bu durum size direnir.
Bunu kabul edip, tamam bu var; ben öfke duyuyorum ya da üzülüyorum ya da kırılıyorum, kaygılıyım, bunu kabul edip Bununla ilgili bu dengeyi nasıl sağlayabilirim dediğiniz noktada diyor potansiyelinizi ortaya çıkarmaya başlar. Yani bu yönleri geride bırakıp gölgede bırakıp yok saydığınızda asla bir bütünleşme yaşayamazsınız kendi kişiliğiniz ve kimliğinizle diyor. Aslında bu anlamda çok kıymetli bir şey. Ben de çok önemsiyorum bunu.
Çok da sevdiğim konulardan bir tanesidir. Her alanda da anlatmayı çok seviyorum. Bu nedenle mesela örnek; ben çocukken konuştuğum zaman sürekli yargılanan bir çocukluk yaşadığımı varsayalım. Annem diyor ki sen sus sen karışma sen nereden bileceksin ki sen büyüklerin lafına karışma hep susturuluyorum. Ve şöyle bir inanç geliştiriyorum: “Ben demek ki konuştuğumda çok da iyi birisi değilim. O zaman mümkün mertebe konuşmamalıyım. Konuşmam gereken noktalarda da susayım ki başım belaya girmesin, eleştirilmeyeyim, orada yargılanmayayım.” Fakat yıllar sonrasında bakıyorum ki konuşmadığım için hakkım yeniyor, konuşmadığım için haksız duruma düşüyorum. Konuşmadığım için kendimi sıkıntıya sokuyorum. Bu beni rahatsız ediyor, dikkatimi çekiyor ve hayat beni konuşmaya zorluyor.
Burada da örnekler genelde şöyle gelir; konuşmayla ilgili sıkıntısı olan insanlar kendi duygusunu durumunu açıklamayla ilgili zorlandıkça haksızlığa uğradığı ve konuşması gereken olaylarla karşılaşırlar. Bu nedenle de hayat bana diyor ki “Bir dakika sen bazı yerlerde tamam her yerde her şeyi konuşma ama belli yerlerde de hakkını savunacağın noktada konuş.” Ben bunu yaptığım zaman da bir bakıyorum, benim konuşmayla ilgili bir yeteneğim varmış mesela diye düşünüyorum, görüyorum, keşfediyorum.
Bu sefer bunu normal bir hayatımın parçası haline de getirebiliyorum. Bu tıpkı çamurun içinde bir altın külçe olduğunu düşünün. O çamura girmemek için o altını da oradan alamıyorum gibi oluyor aslında üstüne gitmemek. En çok da öfkelendiğimiz yerlerde ortaya çıkıyor gölge yanlarımız ve gıpta ettiğimiz yerlerde.
Yani en çok öfkelendiğimiz şeye baktığımız zaman öfkelendiğimiz şey mesela ben çok yorulan, yorularak çalışan, çok aşırı özveri ile çalışan, kendini yıpratan biriysem çok rahat insanlar beni öfkelendirir. Orada şunu anlatmaya çalışıyor hayat bana; “Senin de biraz rahatlamaya ihtiyacın var aslında. Bunu yapamadığın için onun rahatlığı seni öfkelendiriyor.” Aslında kendi rahat olamayan tarafına kızıyorsun.
Veya çok hayranı olduğum bir iş yapan birisi var. Benim mesleğimde mesela çok böyle işte her yerde konuşan, her konuştuğu dinlenen insanlar ben ona gıpta ediyorum. Demek ki diyorum o zaman gıpta ediyorsam bende de böyle bir yetenek olabilir mi? Var mıdır? Bunu nasıl ortaya koyabilirim? Hangi mecralarda bunu ben de yapabilirim? Onun kadar olmasa bile kendimde bu yeteneği nasıl ortaya çıkarabilirim? İki yönde de böyle çalışıyor aslında bu durum basitçe.
Bir de şöyle bir durum da olabilir; şimdi öfkeden bahsettik ve öfkeden bahsederken verdiğimiz örnekte işte çok gevşek çalışan bir insan gördüğünde çok sıkı çalışan bir insanın ona öfkelenmesiydi. Şimdi burada ben bunu fark ettim. O kişinin bana göre aşırı gevşek çalışması beni öfkelendiriyor ve ben burada bazı farkındalıklar yaşıyorum. Bir de şöyle bir şey de olabilir ya o kişi gerçekten aşırı gevşek çalışıyorsa ve ben de aşırı çalışıyorsam bu öfkeyi yönetmekte güçlük çekebilirim ve bu kendime zarar verebilir. Orada veremediğim tepkiler, aile yaşantımı, kendimin sosyal yaşamında, sosyal çevresinde işte bu hep bahsettiğimiz şey. İşte trafik öfkesine sebep olabilir mesela. Çünkü aslında iş yerimizdeki o insana kızdık ama o an ona tepki veremedik. Çıktık yola ve yolda karşımıza çıkan, belki de asla o kadar kızmamamız gereken bir durumda bir öfke patlamasına neden oldu. Bu da tabii ki sosyal ilişkileri çok baltalayan bir durum. Yani insanın gölgede kalan yanlarını keşfedip bunun üzerinde çalışması çok önemli.
Önemli, bu arada tam da dediğiniz gibi oluyor. Yani diğer tarafı aklamamak için söylemiyoruz. O taraf gerçekten olması gereken sorumluluğu üstlenmeyen birisi oluyor. Ben çok fazla sorumluluk üstlenen birisi oluyorum. Ben bunu fark ettiğimde bir kere rahatsız olduğum konuyla ilgili yüzleşmem gerekiyor karşımdaki insanla. Önce ama ben kendimdeki o aşırılığı kabul etmem lazım. Neden tetiklendiğimi… Tetikleyen kişi karşımdaki kişi olabilir ama ben içeride Etkileniyorsam orada muhakkak benim kendime yönelik bir mesajım vardır. Bunu anlamak çok kıymetli.
Bunu anladıktan sonra yüzleşip ben de kendimi o kadar yani cansiperane bir şekilde parçalayarak değil de daha verimli, etkin, gücümün yettiği sınırlarda çalışabilecek noktaya getirdiğim zaman o artık beni etkilememeye başlıyor. O insanın o durumu onunla alakalı bir durum deyip, kenara çekilebiliyorum. Başkalarının bizi tetikleme sebebi bizdeki bir şeyi uyandırmalarından kaynaklanıyor. Onu çok iyi tespit etmemiz lazım. Evet, o kişide bu yok mu? Var. Tamam. Var ama ben neden onun o durumundan bu kadar rahatsız oluyorum? O zaman ben kendimi rahatsızlığımın üstüne bakayım. O kişiden rahatsız olmaya devam etsem bile artık beni dediğiniz gibi böyle dışarıda sağda solda patlayacak noktaya getirmiyor bu durum. Diyorum ki: "Bir dakika, tamam. Bu benim karşıma geldiyse biraz beni de demek ki dinlenmeye ihtiyacım var. Ben burada biraz kendime bu vakti ayırayım, bu zamanı ayırayım." diyebildiğim noktada.
Aslında şöyle bir formülü var: Ben kendimde bu durumu nerede mahrum bırakıyorum? Kendime bu durumu nasıl yaşatabilirim? Bu beklentimi kendi kendime nasıl sağlayabilirim? Bu soruyla o kişisel gelişim noktasını aşabiliyoruz. Ama daha da tabii kronik şeylerde her zaman dediğimiz gibi aynen psikolog psikiyatrist uzmanlığında bunu çözmeye devam edebiliriz. Daha travmatik şeyler de çıkabilir altından.
Gıpta da çok enteresan bir şey. Şimdi iki tür gıpta eden var. Bir karşısındakini görüyor; başarılı bir insan. Onu görüyor ve diyor ki ben de bunun gibi olmalıyım. Burada da kişiler ikiye ayrılıyor kanımca. Bir tanesi ona bakıyor ve kendinde o özellikler olsun ya da olmasın; bunun bir matematiğini yapmadığı için oturup bunu bende bu var mı, ben bunu şöyle geliştirebilir miyim diye düşünmeden o işe atlıyor.
Bir değeri de “Ben ondaki özelliklere sahip değilim. Onun kadar başarılı olamayacağım” deyip kendine başka bir yol çiziyor veya işte kendisini olduğu gibi kabul ediyor. Bir diğer az önce bahsettiğim bu ikiye ayrılan kısmındaki bu yola devam edenler yola devam etmeyenler de var. Yani bir kişiye bakıyor. Bu kişi çok başarılı. “Ben bu kadar iyi bir iş çıkartamayacağım için bu işe hiç girmesem daha iyi olur” diyor.
Ve daha başlamadan bununla ilgili hiçbir çalışma yapmadan, bunun bir yolunu yordamını araştırmadan “Tamam o çok iyi. Ben onun kadar iyi olamayacağım.” O zaman bunu yapabilecek durumda bile olsam yapmıyorum. Mesela diyelim ki şiir yazıyorsunuz. Şairi gördünüz, çok güzel dizeleri var. Hiçbir çaba sarf etmeden “Ben zaten istesem de bu kadar iyi yazamayacağıma göre bir daha şiir yazmama gerek yok” deyip; dosyayı kapatıyorsunuz. Gıpta çok enteresan bir yönlendirici.
İkinci noktada gölgeme teslim oluyorum. İlk noktada gölgemle yüzleşip ne yapabileceğime bakıyorum. Burada kendimizi kıyaslamamak çok önemli. Evet, gıpta edebiliriz. Evet, çok ünlü bir şaire özenebiliriz. Fakat benim şiir yazma yeteneğim varsa o da benim kendi yeteneğime göre olan yolumu açacaktır. Herkes bir Beethoven olamaz ama besteci birçok insan var. Beethoven'a özenebilir ama onun kadar beste yapamayabilir. Fakat şarkı besteleri yapabilir. Yapıyor da. Pek çok isimler var bildiğimiz, tanıdığımız, ünlü olan veya olamayan. Adını bildiğimiz ya da bilmediğimiz. Bu bizi bu yoldan geri bırakırsa biz o gölgeye teslim oluyoruz oluyor. Çünkü ben o seviyeye çıkamam. O zaman hiç hareket etmeyeyim.
Bu bizi başka bir tuzağa düşürmüş oluyor orada. Bir yandan da korkan bir tarafımız onu hani kaçınıyor ondan. Bu değil. Ben bir şeyi seviyorsam, hoşuma gidiyorsa, şiir yazmayı çok seviyorsam, beste yapmayı, müzik yapmayı çok seviyorsam, konuşmayı çok seviyorsam, kendi yapabileceğim alanlarda kendi önüme açılan kadarıyla yapıyor olmamla; dünya çapında yapıyor olmam arasında inanın bir fark yok aslında. Günün sonunda istediğini yapıyor her ikisi de.
Burada aslında o gölgeyle barışık vaziyette gidiyorsunuz. Ve diyorsunuz ki tamam bu yanım gölgede kalmış olabilir. Onun kadar üstte olmayabilir. Onun kadar ortaya çıkmayabilir ama ben buna şahitlik ediyorum ya kendim. Kendi şahitliğim bana yeter deyip yoluma devam edebiliyorum. Diğer tarafta tamamen bırakırsam o beni bir noktadan sonra rahatsız etmeye başlıyor ve bu sefer şundan tetiklenmeye başlıyorum; hayalini kurduğu şeyi yapan insanlar beni rahatsız etmeye başlıyor. Hayalini kurduğu şeyi yaparken benim düşündüğüm kadar mükemmel yapmayan insanları taşlamaya başlıyorum. “Bak, bunun en iyi örneği var. Sen de oyuncu musun? Sen de şarkıcı mısın? Sen de şair misin?” deyip bu sefer onları kötülemeye başlıyorum. Neden? Çünkü kendim yapmadığım için onların yapabilir olduğunu bana göstermeleri beni öfkelendiriyor.
“Sen de ana mısın, sen de baba mısın?” gibi…
Yani o da tabii ailevi tarafı. İşin bu tarafında da yapamadığım şey beni rahatsız etmeye başlıyor. Onun için yapabildiğim kadarını yapıyor olmak hem kendimi hem çevremi kurtarıyor. Ve beni kıskançlık, haset dediğimiz o olumsuz negatif taraftan da kurtarmış oluyor. Çünkü diğer türlüsü hep sürekli bana hatırlatan insanlarla benim tetiklenmem, belki de onları aşağı çekici davranışlar sergilemem noktasına getiriyor.
Bir şey üretebilecekken başkalarını tüketebilen insan pozisyonuna düşebiliyorum. O seçim o yüzden çok kıymetli. Onun farkında olmak da çok kıymetli tabii ki.
Bu arada tabii bizim gölgede bazı yanlarımızı bıraktığımızı fark ettiysek bununla ilgili bir uzmana, bir aile danışmanı olabilir, bu işte bir bu konuda bir yere yönlendirmemiz lazım ama mesela nereye gideceğini bilmiyorsan ve gerçekten aslında kendini tanıma yolculuğunda bu önemli bir adım. Evet. Demek ki yine işte hep söyleşilerimizin başından beri konuştuğumuz; hayatta bizim için bireysel bazda düşündüğümüzde kendimizi tanımaya çalışmaktan daha önemli bir ilk adım yok. Eğer bu adımı atabilirsek bundan sonra da bilmediğimiz noktalarda danışırsak; daha iyi olacak gibi geliyor.
Toplumsal olarak bu danışma işini çok biz sevmiyoruz. Bilmiyorum demeyi de çok sevmiyoruz. Hatta bunu hep adres tarif etme üzerinden anlatırlar ya. Bilmiyorum desene yani niye yalan yanlış yönlendiriyorsun? O bize bir eksiklikmiş gibi geliyor.
Hâlbuki şöyle söyleyeyim bu arada alanında uzman herkes; kim ne danışırsa danışsın ben kendi adıma da bu işi yapan herkes adına da çok rahatlıkla bunu söyleyebilirim; endi alanı olmadığında kimin alanıysa ona yönlendirebiliyor. Tıpkı bir dâhiliye doktoruna gittiğinizde “Hayır senin sorunun böbreklerle ilgili bir nefroloğa görünmen lazım” demesi gibi. Bizim mesleğimizde de bir ben aile danışmanıyım bana geldi ama baktım ki orada travmatik bir şey var. “Senin bir psikiyatriyle çalışman gerekiyor” deyip zaten ben olması gereken yere yönlendirecek bilgiye de sahip olarak yetişiyorum. Bu yüzden çekinmemeleri lazım. Yani o anda kendilerine kimi yakın hissediyorlarsa sorsunlar. Zaten bu alanda çalışan, bu ruhsal alanda çalışan hiç kimse kendi alanı dışında bir şeye müdahale etmeyecektir ve o sıkıntıya da ne kendini ne karşısındakini sokmayacaktır.
Özellikle konuları bildiğimiz için ve özellikle en başta bize öğretilen nokta bu olduğu için çekinmemelerini tavsiye ediyorum. Bu bir normal sohbet, arkadaş sohbeti gibi bir şey değildir. Bu tamamen mahrem bir şeydir. Tamamen profesyonel iki veya üç kişinin arasında kalan bir durumdur. Bunun kesinlikle dışarıdaki kişilere anlatılması, aktarılması söz konusu değildir. Tamamen profesyonel bir kişinin; dışarıdan sizin hayatınıza bakıp yön tabelaları belirlemesi gibi…
“Ya burası çıkmaz sokak bak Buradan sağa dönebilirsin. Buradan bu dönüşü yapmasan iyi olur. Bak yasakmış” demesi gibi aslında. Tamamen bu konunun uzmanı olan ve size dışarıdan bakabilen yani duyguları yaşamadan dışarıdan bakabilen bir insanın yönlendirmesi ile birçok şeyi keşfetmek çok mümkün. Çok zorlaşmışken çok kolaylaşa da biliyor. Bu vesileyle bunu da anlatmış olmaktan dolayı ben de mutluluk duyuyorum.
(HADİYE AYŞE İRİM)