https://medium.com/@meralsen.k
Mantık, Duygu ve Kendimizi Ayırt Etme Sanatı
İçinizdeki sesler korosu neler söylüyor size? Hiç mantığınızla duygularınız arasında kaldınız mı?
Bazen insanın içinde tek bir ses yoktur. Aynı anda konuşan, birbirine itiraz eden, birbirini susturmaya çalışan birçok ses vardır.
Biri “Git” der, diğeri “Kal.”
Biri “Güven” der, diğeri “Bir daha aynı hatayı yapma.”
Biri geçmişten konuşur, biri korkularımızdan, biri arzularımızdan. Biri toplumun bize öğrettiklerini tekrarlar, biri kendi deneyimlerimizi. Ve biz bütün bu seslerin arasında, hangisinin gerçekten bize ait olduğunu anlamaya çalışırız.
Belki de insan olmanın en zor taraflarından biri budur: Kendi içimizdeki hakikati, kendi içimizdeki gürültüden ayırabilmek.
Felsefe binlerce yıldır aslında biraz da bunun peşindedir.
Sokrates'in “Kendini bil” çağrısı, yalnızca kişinin karakterini tanıması anlamına gelmez. Aynı zamanda insanın kendi zihnindeki sesleri sorgulaması demektir. Çünkü insan, düşündüğü her şey değildir. Hissettiği her şey de gerçek değildir.
Sokrates'in hayatı boyunca yaptığı şeylerden biri, insanların kesin sandıkları düşünceleri sorularla sınamaktı. Çünkü ona göre sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmezdi.
Belki bugün kendimize sormamız gereken soru da budur:
Ben bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece böyle olduğuna mı inanıyorum?
Bu ayrım küçücük görünür ama insan hayatındaki birçok yanlış kararın başlangıç noktasıdır.
Denir ki insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri zekâsıdır. Fakat kadim öğretilerde zekâ yalnızca bilmek, hesaplamak veya problem çözmek değildir.
Asıl mesele ayırt edebilme yeteneğidir.
Hint felsefesinde bu yetenek, Kalahamsa kuşu ile sembolize edilir. Söylenceye göre Kalahamsa, süt ile su birbirine karıştığında ikisini birbirinden ayırt edebilir.
Bu, elbette fiziksel bir ayrıştırma becerisinden çok daha fazlasını anlatır.
Hakikat ile yanılsamayı…
Korku ile sezgiyi…
İhtiyaç ile arzuyu…
Bağımlılık ile sevgiyi…
Geçmişin sesi ile bugünün gerçeğini…
birbirinden ayırabilecek kadar ince bir farkındalık düzeyini ifade eder.
Aristoteles'in phronesis dediği şey, yani pratik bilgelik, tam da burada önem kazanır. Bilmek başka şeydir; hangi bilgiyi, hangi durumda, nasıl kullanacağını bilmek başka.
Çünkü hayat matematik problemi değildir.
Her doğru kararın formülü yoktur.
Bazen aynı davranış bir durumda erdem, başka bir durumda zaaf olabilir. Susmak bazen bilgeliktir, bazen korkaklık. Sabır bazen erdemdir, bazen kendini ertelemek. Fedakârlık bazen sevgidir, bazen kendinden vazgeçiş.
İşte insanın gerçek zekâsı, bu ince farkları görebildiği yerde başlar.
Fakat bunu yapmak hiç kolay değildir.
Çünkü zihnimiz yalnızca bugünü yaşamaz.
Geçmişimizi de bugüne taşırız.
Bir zamanlar aldatıldıysak güvenmek zorlaşır.
Terk edildiysek yakınlaşmak korkutucu hale gelebilir.
Yanıldıysak bir daha yanılmamak için her ihtimale şüpheyle yaklaşabiliriz.
Ve fark etmeden, geçmişte yaşadığımız bir olayın bugünkü hayatımızın karar mekanizmasına dönüşmesine izin verebiliriz.
Böylece bazen kararlarımızı gerçeklerden çok, geçmişte yaşadığımız acılar vermeye başlar.
Spinoza'nın insan duygularına yaklaşımı burada oldukça düşündürücüdür. Ona göre insan çoğu zaman duygularının nedenlerini tam olarak anlamadan onların etkisi altında kalır. Özgürleşmenin yolu ise duyguları inkâr etmek değil, onları anlamaktır.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Duyguyu bastırmak başka şeydir.
Duygunun ne söylediğini anlamak başka.
Korktuğumuz için korkumuzu susturmak zorunda değiliz.
Önce ona sorabiliriz:
“Sen neden buradasın?”
Belki gerçekten bir tehlikeyi haber veriyordur.
Belki de yalnızca geçmişte yaşanmış bir acının yankısıdır.
Stoacı filozoflar da insanın kontrol alanı üzerinde özellikle dururlar. Epiktetos'un düşüncesinde temel ayrımlardan biri şudur: Bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir, bazıları değildir.
Bugün bunu içimizdeki sesler açısından yeniden düşünebiliriz.
Başkalarının ne düşündüğü bizim kontrolümüzde değildir.
Bir insanın bizi sevip sevmeyeceği tamamen bizim kontrolümüzde değildir.
Geçmişte olanları değiştiremeyiz.
Ama bunlara bugün nasıl anlam vereceğimiz konusunda bir ölçüde söz sahibiyiz.
İşte özgürlük belki de tam burada başlar.
Çünkü insanın başına gelen her şeyi seçme şansı olmayabilir; fakat yaşadıklarının içinde nasıl bir insan olacağını belirleme gücü vardır.
Bu nedenle bazen asıl mücadelemiz dışarıdaki insanlarla değil, içimizde onların bıraktığı seslerle olur.
Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” derken modern felsefenin kapısını başka bir yerden açıyordu.
Fakat belki bugün bu cümleyi biraz değiştirerek sormamız gerekiyor:
Düşündüğüm her şey gerçekten bana mı ait?
Çünkü düşüncelerimizin tamamını biz üretmiyoruz.
Ailemizden öğrendiklerimiz var.
Toplumdan öğrendiklerimiz var.
Geçmiş ilişkilerimizden öğrendiklerimiz var.
Korkularımızın bize öğrettikleri var.
Ve bazen bize ait olduğunu düşündüğümüz bazı düşünceler, aslında yıllar önce başkasının bize söylediği bir cümlenin zihnimizdeki yankısından ibaret.
“Sen yapamazsın.”
“İnsanlara güvenilmez.”
“Bir daha asla sevme.”
“Fazla beklentiye girme.”
“Güvende kalmak için mesafeni koru.”
Bir süre sonra bunları kendi düşüncelerimiz sanmaya başlarız.
Belki de gerçek özgürlük, düşüncelerimizin bile soy kütüğünü araştırabilmektir:
Bu düşünce nereden geldi?
Bu korku gerçekten benim mi?
Bu inanç bana mı ait, yoksa bana mı öğretildi?
Nietzsche'nin felsefesinde insanın kendisini aşması fikri önemli bir yer tutar.
Çünkü insan yalnızca kendisine verilmiş olan değildir.
İnsan aynı zamanda kendisini yeniden kurabilme ihtimalidir.
Belki de geçmişte yaşadığımız şeylerin bizi belirlemesine izin vermemek tam olarak budur.
Geçmişimizi silemeyiz.
Ama geçmişimizin anlamını değiştirebiliriz.
Bir zamanlar yaşadığımız yenilgi bugün bilgeliğimizin kaynağı olabilir.
Bir zamanlar bizi yaralayan bir deneyim, bugün sınırlarımızı daha iyi tanımamızı sağlayabilir.
Bir zamanlar göremediğimiz bir şeyi bugün görebiliyorsak, o deneyim tamamen boşa yaşanmış değildir.
Bu yüzden kendimize karşı daha merhametli olmamız gerekir.
Çünkü geçmişte sahip olmadığımız bilgiyle, bugün sahip olduğumuz bilgi arasında büyük bir fark vardır.
“Tecrübe etmeden bilemeyeceğin şeyler için kendini affet.”
Belki de insanın kendisine söyleyebileceği en şefkatli cümlelerden biridir bu.
Çünkü geçmişteki sen, bugünkü sen değildi.
Bugünkü aklınla geçmişteki kendini yargılamak kolaydır.
“Bunu nasıl göremedim?”
“Nasıl fark edemedim?”
“Neden daha önce anlamadım?”
Oysa o gün, bugün bildiklerini bilmiyordun.
Kierkegaard'ın çok güçlü bir düşüncesi vardır: “Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir; fakat ileriye doğru yaşanmalıdır.”
İnsan hayatının paradoksu belki de tam olarak budur.
Geçmişe baktığımızda bazı şeyler anlam kazanır.
Fakat o anlamı geleceğe doğru yürürken kullanmak zorundayız.
Henüz yaşanmamış bir hayatın bütün cevaplarını önceden bilmemiz mümkün değildir.
Bazı şeyler ancak yaşanarak anlaşılır.
Bazı insanlar ancak tanındığında anlaşılır.
Bazı yollar ancak yüründüğünde nereye çıktığını gösterir.
Bazı kararların doğru veya yanlış olduğunu ancak sonuçlarıyla birlikte görebiliriz.
Bu nedenle hayatın bizden beklediği şey kusursuzluk değil, öğrenebilme kapasitesidir.
Belki de insanın en büyük zihinsel olgunluğu, içindeki seslerden birini tamamen susturmak değildir.
Mantığı susturmak değil.
Duyguyu susturmak değil.
Sezgiyi susturmak değil.
Korkuyu bile tamamen susturmak değil.
Asıl mesele:
Hangisinin ne zaman konuştuğunu fark edebilmek.
Korku bazen bizi korur.
Ama bazen geçmişin gölgesini bugünün üzerine düşürür.
Mantık bazen yolumuzu aydınlatır.
Ama bazen hayatı yalnızca hesaplanabilir olanın içine hapseder.
Duygular bazen hakikati gösterir.
Ama bazen arzularımızı hakikat sanmamıza neden olur.
Sezgi bazen bizi doğru yere götürür.
Ama bazen korkularımızı sezgi zannederiz.
İşte ayırt etmek tam burada başlar.
Belki de zekâ, her şeyi bilmek değildir.
Zekâ; neyi bildiğimizi, neyi bilmediğimizi ve neyi yalnızca varsaydığımızı ayırt edebilmektir.
Ve bilgelik, belki de bu ayrımın içinde doğar.
Hayat bize sürekli Kalahamsa'nın sınavını verir.
Süt ile su birbirine karışır.
İnsanlar sözleriyle davranışlarını karıştırır.
Sevgi ile bağımlılık birbirine karışır.
Umut ile inkâr birbirine karışır.
Sabır ile beklemek birbirine karışır.
Fedakârlık ile kendinden vazgeçmek birbirine karışır.
Korku ile sezgi birbirine karışır.
Ve bazen en zor ayrım şudur:
Kendi sesimiz ile bize öğretilmiş sesleri birbirinden ayırmak.
Çünkü içimizde gerçekten bir koro vardır.
Geçmiş konuşur.
Korkular konuşur.
Arzular konuşur.
Mantık konuşur.
Sezgi konuşur.
Toplum konuşur.
Aile konuşur.
Eski ilişkiler konuşur.
Yaşadığımız tecrübeler konuşur.
Fakat bütün bu seslerin arasında çok daha sessiz bir ses vardır.
Belki de bilgelik, o sesi daha yüksek çıkarmak değildir.
Onu duyabilecek kadar sessizleşmektir.
Ve belki felsefenin binlerce yıldır bize sorduğu soru da budur:
“Sen gerçekten ne biliyorsun?”
Belki hayatın bize sorduğu soru ise biraz daha derindir:
“Bütün bu seslerin arasında, hangisi gerçekten sana ait?”
Kalahamsa'nın bilgeliği belki de burada saklıdır.
Sütü sudan ayırmak kadar incelikli bir farkındalık…
Geçmişi bugünden, korkuyu sezgiden, arzuyu ihtiyaçtan, alışkanlığı hakikatten ve nihayet kendi sesimizi içimizdeki bütün diğer seslerden ayırabilmek.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, her istediğini yapabilmesi değildir.
Belki gerçek özgürlük;
Neden istediğini anlayabilmektir.
Ve gerçek bilgelik de her sorunun cevabını bilmek değil;
hangi sesin peşinden gitmeye değer olduğunu ayırt edebilmektir.