Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz’la söyleşilerimizin 14. bölümündeyiz. Bu bölümde ailemizden, çevremizden, içine doğduğumuz coğrafyadan devraldığımız inançlar, gelenekler, sadakatler gibi konular üzerine konuşacağız. Mine Hanım içine doğduğumuz bu türden işte sadakatler olsun, gelenekler olsun gerçekten bize mi ait oluyorlar?
Hem evet hem hayır. Aslında tabii doğduğumuz kültürden tamamen ayrışmamız da doğru bir şey değil. Tabii ki içinde doğduğumuz aile, çevre, sosyal çevre, dünya, coğrafya, ülke bizi bir noktada tanımlıyor. Fakat bizim ayrışmamız gereken nokta bir önceki bölümde anne babayla ilgili konuştuğumuz noktalarla benzeşiyor.
Şöyle ki, toplumsal değerlerimiz tamam. Geçmişten beri gelen kültürel değerlerimiz de tamam. Fakat bugün yaşadığımız dünya düzeni içerisinde değişen pek çok örnek var, olgu var. Pek çok şeyler farklı algılanıyor, farklı yorumlanıyor. Kişiler değişiyor, kişilikler değişiyor, çevre değişiyor. Hayat hızlanıyor. Çok bambaşka bir noktaya geliyor. Bu nedenle daha öncesinde işlevini yitirmiş olan bir şey bugün bize artık hizmet etmemeye başlıyor. Biz bunu sadece çevremizde gördük, ülkemizde gördük, ailemizde, geleneklerimizde gördük diye devam ettirmeye çalışırsak, bugün bu ters tepiyor ve bize zarar veren bir şey haline dönüşüyor.
Bununla ilgili çok güzel bir hikâye dinlemiştim. Birinin annesi tavuk sote yapıyor. Bakıyor sürekli küçük küçük küçük doğruyor. “Anne, niye bunu bu kadar küçük doğruyorsun?” diyor. “Bilmem, annemden böyle öğrendim” diyor. Anneanneye gidip soruyorlar. “Anneannem neden böyle küçük küçük doğruyorsun?” “Bilmiyorum ki benim annem öyle doğrardı ama bir de sanki şöyle hatırlıyorum; annemin tavası küçüktü.” Yani o tavaya sığdırabilmek için küçük küçük doğrayıp, birkaç seferde pişirebiliyormuş. Ama buraya gelirkenki tavalar büyüdüğü halde, doğrama şekli küçük küçük kalmaya devam ediyor. İşlevini yitiriyor veya günümüzde uygulanmayan, geçmişte uygulanan başlık parası gibi ya da işte buna benzer geleneklerimizden getirdiğimiz farklı örf ve adetler gibi günümüzde işlevini yitiren pek çok şey var.
Ben bunu ailelerde şöyle çok tespit ediyorum; özellikle çocuk yetiştirme stillerinde anne babamın davrandığı gibi davranmayacağım derken o çocuğun gene ihtiyacı olan şekilde davranmayışla. Ben anne babam gibi olmayacağım diyerek bir davranış sergiliyorum iyi niyetle fakat çocuğumun ihtiyacı o davranışta değil. Onu sorgulamıyorum. Onun gibi olmuyor veya tam anne babam gibi olacağım. Ben atalarımdan ne gördüysem o! Anne babamız yanlış mı yapmış? Mümkün değil. Ne gördüysem onu uygulayacağım. Gene benim çocuğumun ihtiyacını karşılamış olmuyorum şeklinde bunun etkileriyle çok karşılaşıyorum.
İhtiyaca göre değişen; gelişen şartlara göre bir dönüşüm içerisine giremeyen her türden adet, gelenek artık adına ne dersek öğrenilmiş şey bizi aslında tıkıyor ve kendimizin de ailemizin de gelişiminin ve daha güzel günler geçirmesi için de bir engel. Bunu fark etmek bu kadar kolay bir şey değil aslında değil mi? Çünkü yaşarken ve bu gelenek işte sadakatler, ilkeler etrafında bunun içerisinde yaşarken bunu fark etmek biraz zor olur. Ben yanlış yapıyorum demek biraz zor olur. Keskin bir sonuç görmeden önce insan hangi noktada, tabii ki her zaman ben bir yerde yanlış yapıyor muyum sorusu insanın içerisinde olması gereken sorulardan biri ama mesela bize bunu kolaylaştırabilecek bir yöntem bir şey söyleyebilir misiniz? Yani şu soruyu hayatınızdan eksik etmeyin diyeceğiniz bir soru var mı?
Bu konuyla ilgili var. Öncesinde zorluğu noktasına yüzde yüz katılıyorum. Çünkü içine doğduğumuz şey, normalleştirdiğimiz şey de oluyor aynı zamanda. Bunda bir sıkıntı görmeyebiliriz. Bunun için buna dışarıdan bir gözle bakabilmek gerekiyor. Doğal olan bu olabilir. Ve sosyal psikolojide aslında en önemli konulardan birisi de bir gruba ait olmak için istemediğin şekilde de olsa o gruba uygun davranma şekli. Gruptan dışlanmamak için, grubun enerjisini almaya devam etmek için grupta kabul görmek için. Bununla ilgili hatta şeyi söylerler; bir dilenci var para istiyor sizden. Eğer çevrenizde size bakmayan hiç kimse yoksa para verecekken bakıp da kimse para vermiyorsa siz de para vermeye çekinebilirsiniz diyor. Çünkü grupta hiç kimsenin böyle bir eğilimi yok. Ben yaparsam nasıl yargılanırım? O yüzden aslında soru şu: Hiç kimse görmüyorken ben ne yapardım? Hiç kimse beni izlemiyorsa ya da bunları bilmiyor olsam bugün ben içimden ne gelirdi, ne yapardım? Bu tabii hani gayri ahlaki durumlar dışında söylediğimiz bir şey. Normal davranış kalıplarımız içerisinde ben burada nasıl davranırdım sorusu aslında gerçek kendimizi yakalatacak en önemli sorulardan bir tanesi.
Buna çok küçük bir örnek vermek gerekirse annemiz, babamız bizi zorlamıyor olsaydı ziyarete gittiğimiz büyüğün elini öper miydik? Bu çok basit bir şey. Yani annemden, babamdan işte büyüklerden bir azar işitmeyeceksem, karşımdaki kişinin elini öper miydim? Bunun bana bir anlamı var mıydı? Yani büyüğe saygı tamam da hangi anlamda, ne anlama geldiğini bilmediğim bir saygı gösterisinde bulunmak bana mantıksız geliyorsa ama kimse beni izlemiyorsa ben onu yapmayacaksam izleyen varsa ve yapıyorsam bu da bir davranış kalıbı oturuyor. Sonra da siz bunu kendi çocuğunuza aktararak yine bir devri daim ettirmiş oluyorsunuz aslında.
İçselleştirmiyoruz. Neden yaptığımızı bilerek yapmıyoruz, gördüğümüzü uyguluyoruz. Ben şimdi herkes öptü, ben öpmezsem beni bu toplum, bu grup, bu aile dışlar gene gözüyle bakıyoruz. Hâlbuki onun neden yapıldığının manasını bilerek, içimde o duyguyla yapıyor olmanın kıymeti başka, ait hissetmediğim bir alanda onu yapmak istemeyerek onu yapıyor olmam başka. Bu sefer beni rollere itiyor bu. İstemediğim şekilde davranayım, aman herkes tarafından kabul göreyim derken bambaşka sorunlara doğru yol açmış oluyor.
O yüzden özellikle bizim toplumumuz bir de çok kapsayıcı, çok her şeye karışan, çok üstüne vazife olmayan soruların sorulduğu bir toplum olduğu için bu noktada kişilerin kendi sınırlarını koruyucu davranışları öğrenmeleri de çok çok kıymetli diye düşünüyorum.
Şimdi toplumsal değerler adı altında Türkiye'deki toplumun tabii ki belli başlı hassas noktaları var. Bunların dışında kalan şeyler sorgulanabilir, değiştirilebilir. Eğer düzgün bir açıklama yoksa bir anlam ifade edebilir. Çok eski, çocukluğumuzdan kalma hepimizin yaşadığı bir şeyden bahsedeyim. Mesela geceleri tırnak kesilmez. Bu bir gelenektir. Çünkü eskiden geceleri aydınlatma yok. En fazla işte mum var, gaz lambası var. İşte o günün şartlarına göre değişen bazı aydınlatma cihazları var. Gece de tabii ki tırnak kesilmesi demek o tırnağın evin içerisinde kaybolabilmesi ve sizin bunu göremeyerek gecenin karanlığında bulamamanız demek. Bu da doğal olarak işte mikroba sebep verir, hastalığa sebep verir.
Aslında altında yatan çok güzel bir sebep var. İnsanları korumak istiyor, çoluğunu çocuğunu korumak istiyor ama bunu bu şekilde, organize bir şekilde açıklayamayınca ‘işte şeytanlar çarpar’ deyip işi bazen korkuyla aktarıyor. Bu geleneği, aslında güzel bir bilgiyi aktarmaya çalışıyor. Şimdi artık elektriğe kavuştuğumuza göre gece tırnak kesilmez âdetinin ortadan kalkmasında da bir sakınca yok ve bizim de bunları her türden âdeta aslında ufak tefekten en büyüğüne kadar bu kapsamda değerlendirmemiz gerekiyor.
Ya yaralanma riski de var aynı zamanda tabii. Göremeyeceğimiz için parmağımızı kesebiliriz, yaralayabiliriz. Buna benzer aslında çok şeyler var. Geçmişte bizi koruyan fakat günümüzde işlevini yitiren. Artık bunlardan korku ve çocukların da korkutulması şöyle bir sıkıntıya sebep oluyor günümüzde; şunu öğrendik biz: Çocuklar soyut kavramları 11-12 yaşlarından sonra ancak anlayabiliyorlar gelişimsel dönemlerinde. Şimdi daha küçük bir çocuğu, özellikle de mantık olmayan bir şeyle korkuttuğunuz zaman görmediği, duymadığı, hissetmediği bir şeyle çocukta çok bambaşka şeylere de yol açabiliyorsunuz ki, pek çok pedagog bununla ilgili çalışıyordur diye düşünüyorum günümüzde.
Ve artık günümüz çocuklarına o da etki etmiyor. Bizi eskiden çok basit şeylerle korkutabiliyorlardı. İğneci gelir, polis gelir, öcü gelir falan gibi. Şimdi çocuğa hadi desen bile yani iğneci niye gelsin ki, hasta değilim ki, bana niye iğne yapsın gibi bir mantıklı cevap da verebiliyor.
Bir de şöyle bir şey var. Artık eve iğneci gelmiyor. O kalktı ortadan.
Doktora götürürümden de korkmuyor çocuk. E ne var ki iyi olacağım. Yani şimdi artık gündemler değişince söylemler ve davranışların da ona göre değişmesi çok kıymetli. Geleneklerimiz, göreneklerimiz tabii ki çok önemli. Bizi biz yapan şeyler, kültürel kodlarımız ayrı bir şey. Fakat günlük hayatta artık bahsettiğimiz örneklerdeki gibi işlevini yitirmiş davranışlara tutunmak bizi günü yakalayamaz hale getiriyor ve çocuklarımızla olan bağı da kurmamıza engel oluyor aslında. Gelecek nesle arar veriyoruz. O yüzden bunlara dikkat edersek; güzel bir kişisel gelişim katkısı sunmuş olabilir.
Kişisel gelişimi doğru şekilde, doğru yollarla edindiğiniz zaman bu tabii ki ailenin de gelişimine, toplumun da gelişimine katkısı sunuyor. Hiçbirisi birbirinden bağımsız değil.
Herkesin evinin önünü süpürdüğünde bütün ülkenin tertemiz olması gibi. Her birey de kendi kişisel gelişimine katkı sunduğunda aslında bütüne hizmet etmiş oluyor. Herkes kendisi bir şeyleri düzelttiğinde bir bakıyorsunuz toplum da düzeliyor. Bununla ilgili çok güzel bir hikâye var.
Hemen bitmeden onu anlatmayı çok istiyorum kısaca. Bir çocuk parka gitmek istiyor. Babası da onu oyalamak için gazetede böyle sayfaları çok küçük parçalara bölüyor. Diyor ki bunu diyor birleştir, seni diyor parka götüreceğim. Ama o kadar saçma sapan bölüyor ki bunu diyor akşama kadar hayatta birleştiremez zaten. Parka da götüremem. 5 dakika sonra çocuk birleştirmiş vaziyette geri geliyor. Adam diyor ki “Nasıl sen bunu hemen birleştirebildin?” “Arkada” diyor “Bir insan yüzü vardı. İnsanı tamamlayınca ön tarafta düzeldi.” Bu tam bu konuya aslında örnek olabilecek hikâyelerden bir tanesidir. Beni çok etkiler. Onun için bunu da burada söylemek istedim.
(HADİYE AYŞE İRİM)