Sosyolog ve Aile Danışmanı Mine Kandaz ile olan söyleşilerimizin 11. bölümünde toplumsal beklentiler ve bireyin özgün benliği arasındaki çatışmayı ve bu dinamiklerin aile yaşantımıza olan etkilerini konuşacağız. Mine Hanım toplum içerisinde var olabilmek için hepimizin bazı maskeleri var. Personel olarak geliştirip bunları sunuyoruz. İyi bir eş, başarılı bir çalışan, işte iyi bir anne olmak gibi Bu roller ne zaman bizler için birer hapishaneye dönüşüyor?
Kısaca şöyle; bu rolleri yaşarken kendimizi geri plana atıp kendi gerçek benliğimizi ortaya koymadan sadece o rolleri yaşarken bir hapishaneye dönüşüyor.
Çünkü kendimizi bulunduğumuz o sıfatlarla tanımlıyoruz. İyi bir çalışan sıfatıyla tanımlıyorsak ona göre hareket ediyoruz. Bunun kendi gerçek kimliğimizle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamıyoruz. İyi bir anne olma yolunda ilerliyorsak sadece iyi bir anne olma üzerinden hayatı tanımlıyoruz ve kendimizi tanımlıyoruz.
İyi bir eş olalım derken sadece iyi bir eş olma üzerinden veya iyi bir evlat sadece olma üzerinden veya herhangi bir iki tanesini birleştirip işte iyi bir çalışana anne, iyi bir eş veya evlat gibi bu sıfatlarla böyle yoğrulurken Kendi iç sesimizi geri plana atıyoruz.
Kendi isteklerimizi, kendi arzularımızı, oradaki kendi bakış açımızı tamamen geri plana atıyoruz ve sadece bu roller üzerinden kendimizi tanımlayıp bu roller üzerinden var olma çabası elde etmiş oluyoruz. Burada aslında Yılmaz Erdoğan'ın bir lafıydı çok hoşuma gidiyor. ‘Hepimizin kendi hayatında kendi filminde başrol olma hakkımız varken biz figüran olmayı tercih ediyoruz’ diyordu. Tam da böyle açıklayabiliriz burayı.
Kendi başrollüğümüzü geri plana atıp o film sanki bize ait değilmiş de bizim çevremizde kişiler başrolmüş ve biz onların yardımcısı oyun yardımcı oyuncusuymuş gibi davrandığımızda o hapishane duygusu başlıyor ve yavaş yavaş kendimizde o mutsuzluğu umutsuzluğu hissetmeye başlıyoruz. Tüm bu roller çok yaşanması gereken roller fakat anne olurken de ben Mine kimliğimi o annelikle örtüştürmeliyim.
Çalışan olurken de Mine kimliğimi örtüştürmeliyim. Eş olurken de evlat olurken de arkadaş olurken de Mine’nin kendi özgün yapısıyla o ikisini harmanlamalıyım ki edindiğim sıfat benim önüme geçmesin, beni hapsetmesin. Yani en kısa şekliyle böyle anlatabilirim.
Zaten iyi tanımı herkese göre değişen, asla tek bir kalıbın içerisine sokamayacağımız kadar geniş bir kavram. Çünkü iyi annelik örneğinden yola çıkarak A kişisine göre iyi annelik farklı tanımlar içerirken; B kişisine göre farklı maddeleri işaretlemenize ihtiyaç duyabilir.
Dolayısıyla siz önce kendi benliğinizde iyi olanı nasıl tanımladığınızı görmeli ve ondan sonra ona göre davranmalısınız. Ve topluma da bunu yansıtırken tabii ki hani ben böyleyim beni de herkes böyle kabul etsin değil bu olay. Çünkü bu da başka bir yöne evriliyor. Fakat bu maskeleri takmak bir müddet sonra özellikle aile içi dinamiklerde çok yıpratıcı bir hal almış oluyor. Çünkü zaten siz kendinizi gücendirmiş oluyorsunuz aslında. Kendiniz gücendikçe de aile dinamiğini baltalamış oluyorsunuz. Bu da aslında başarmak istediğiniz şeyin tam zıttı olmuş olmuyor mu?
Öyle oluyor. Ben kendimi geri plana attıkça karşımdakinden beklentilerim çok daha yüksek oluyor. Çünkü diyorum ki çocuğuma, eşime, anneme, babama veya patronuma: "Ben senin için kendimi feda ettim. Sen benim için ne yaptın?" Fedakârlık kavramını daha önce konuşmuştuk. Çok da hoşuma gider. Benim bir arkadaşım bunu kullanmıştı ve ben de ondan sonra hep kullanırım.
Fedakârlık kavramı aslında zaten doğru bir kullandığımız kavram da değil. Biri feda ederken diğeri kâr elde ediyor anlamına geliyor. Özveriyi çok seviyorum bu noktada. Yani özümde ben kendime önce bir şeyleri vereceğim ki özümde olanı karşımdakine de verebileyim. Ben Mine’yim, beni böyle kabul edin kesinlikle değil. Ama ben mine olarak böyle bir karakterim. Bunu da anne kimliğime böyle yediriyorum, eş kimliğime böyle yediriyorum, çalışan kimliğime böyle yediriyorum.
Bu halimle var olmak benim hem mine olarak hem de o sıfatlarla aynı anda var olmama sebep oluyor. Diğer türlü yaptığım zaman kendimi geri plana attığım her noktada karşımdakinden beklentilerimi yükseltiyorum. Bu bilinç düzeyinde olmuyor, bilinçaltında oluyor ve inanılmaz derecede farkında olmadan acısını da çıkartıyorum karşımdakinden. Bana beklediğim şeyi yapmıyor oluşunun. Çünkü genelde şöyle karşılaşıyoruz.
Aşırı vericilik şemasının olan insanlarda, genelde böyle aşırı kendini feda etme, yok sayma gibi… Genelde kendini çok iyi yaşayabilen insanlarla eşleşiyorlar. Yani eşleri veya çevrelerindeki arkadaşları kendi hayatına sahip çıkabilen, kendi keyfine, zevkine sahip çıkabilen, kendi özgürlüğüne sahip çıkabilen insanlar oluyor ve Bu aşırı feda etme şemasında olan kişilerde onlara sinir oluyorlar ve onların böyle yapmamasıyla ilgili bir mücadele içine giriyorlar.
Aslında hayat şöyle bir denge sunuyor; aşırı kendini düşünen eşe biraz daha özverili olmasını öğretmesi açısından o insanla eşleştiriyor. Aşırı özverili olan da kendini feda etmeyi biraz bırakıp biraz da eşinden örnek alarak azıcık kendini de düşünerek var etmeyi öğrenerek bir denge sağlamak için bir arada oluyorlar. Fakat bunların hepsi bilinçaltı düzeyde gerçekleşip, bilinç düzeyinde çok farkında olunmadığında sürekli çevremizdeki insanları suçluyoruz. Evladımızı nankörlükle suçlayabiliriz. Eşimizi suçlayabiliriz. Arkadaşlarımızı suçlayabiliriz.
Fakat şurada şunu düşünmemiz lazım ki bizim kendi kararımızla kendimizi yok sayarak feda etmemize en başta biz karar verdik. E onlar niye bunu kullandı? Tabii ki kullanmasalar güzel olurdu ama benim kendimi yok saydığım noktada etrafındaki insan neden beni varsayma sorumluluğunu alsın ki?
Bu bir de alışkanlık. Siz zaten bir imkânlar ortasına doğduysanız işte anneniz sürekli olarak arkanızı topladıysa, oyuncağınızı topladıysa, odanızı topladıysa, sizin yemeğinizi yaptıysa, kıyafetinizi yani günlük olarak bir insanın kendi başına yapabileceği, yetebileceği her işi sizin yerinize zaten bir başkası yaptıysa; doğal olarak bunu onun zaten yaptığı bir şey olarak kabul edersiniz. Bunun içine doğmuşsunuzdur.
Bunu ‘Ya bir dakika sen bunu yapma demek’ çoğu insanın zaten aklına gelmez. Hani bırakın nankörlük olmasını ya da işte ya bu senin görevin değil mi diye düşünmesini. Zaten bunun içinde doğduğunuz için başka bir alternatif bilmiyorsunuz. Sizden istenmeyen bir fedakârlığı yaptığınızda, özveride bulunduğunuzda, karşı taraf da diyor ki "E ben senden böyle bir şey istemedim." Sen sundun bana bunu. Aslında karşı taraf nankörlük etmiyor, durum bildiriminde bulunuyor sadece.
Bunun farkında olmak gerekiyor. Ha şu tabii ki da bunun farkında olamaz mı? Ya hep o yapıyor, yoruluyor. Ben burada oturuyorum sürekli. Tabii ki farkında olabilir ama dediğiniz şeyden kaynaklı ya yapıyorsa ve şikâyet etmiyorsa, bir adım sonrası şikâyet ediyor ama gene yapmaya devam ediyorsa ben neden yapayım pozisyonuna düşüyor çoğu insan. Ve gerçekten bu rahatlıkta insanları çekiyoruz, biz enerji olarak da farkında olmadan.
Bu gene karşı tarafın haklı olduğu, bizim suçlu olduğumuz anlamına gelmiyor. Biz bu davranışımızı sürdürdükçe; karşımızdaki kişilere o rahatlığı vermeye devam edeceğiz ve onlar da bu sorumluluğu almayacaklar anlamına geliyor. Orada yine daha önceki konularda hep bahsettiğimiz gibi sorumluluğu üzerimize alır; bu görevlerde artık ben yokum. Şunlar sizin göreviniz.
Yapılmıyorsa da bazen şöyle bir durum oluyor. Ben özellikle kadınlarda çok karşılaşıyorum; benim istediğim gibi yapmayacak, benim yaptığım gibi yapmayacak ya da ortada kalacak, yapılmayacak günlerce korkusuyla gene dayanamayıp yapıyorlar ve karşı taraf da bunu çok da güzel avantaj haline getirip nasıl olsa dayanamayacak şekliyle faydalanıyor.
Çocuklarımızda biz bunu çok görürüz. Çocuklara bir iş verdiğiniz zaman onu bazen öyle bile isteye kötü yaparlar ki; annenin dayanamayacağını bilir. Çocuklar çok keskin ve iyi gözlemciler. Annenin neye ve nasıl tepki vereceğini zaten bilir ve ona göre tepki gösterir. Biz bunu ister ailemizde ister iş yerimizde; bazı işleri mesela bize hiç söylenmeden üstümüze alırız ve bununla aslında bu oluşturduğumuz maskeyi de beslemeye çalışırız. Çünkü toplum önünde bu maskelerin veya sosyal hayatımızda bu maskelerin bize bir artı puan kazandıracağını düşündüğümüz için aslında biz bunları besliyoruz.
Çünkü işte Ayşe problemleri çözer. Ayşe bazı problemleri çözer değil, ‘Ayşe problemleri çözer’i yansıtıp bir yerde kendimizin seçilmesi için bir artı oluşturmaya çalışıyoruz ama bu arada özbenliğimizle çelişiyoruz. Çünkü Ayşe bazı problemleri çözmek istemiyor. Bu benim işim değil. Bana ne demek istiyor ama bunu da söylediği zaman beğenilmeme korkusu, takdir isteğinin artması veyahut belirli neticede ortada bir çıkar var.
Ben o çıkarı elde etmek için bir persona, bir maske oluşturuyorum ve bunu size sunuyorum. Fakat özüm böyle olmadığı için sürekli bir çatışma halinde olduğundan hele de yaş belirli bir şeyin seviyenin üstüne çıktığı zaman bu sefer sıkılmış diş macunu gibi bir patlama yaşanıyor. Bu da ondan sonra “E sen böyle bir insan değildin ki”, “Ya senin biz nasıl olduğunu bilmiyorduk. Ben senin böyle bir insan olduğunu bilseydim ona göre davranırdım” ya da “Senin isteğin bu olduğunu bilseydim ona göre davranırdım” deyip karşı taraftan aldığımız bu cevap da bizi tatmin etmiyor.
Orada da kızıyoruz çünkü. Yapsaydın o zaman diyoruz ama sormadın mesela bildirmedik ki. Belki bildirsek de yapmayacaktı ama ben bunu denemedim ki. Denemeden bilmiyorum ki ve az önce söylediğiniz şeyin literatürdeki karşılığı da ikincil kazançlar bu arada. Ben o ikincil kazançları elde edebilmek için.
Çünkü toplumumuzda hep bunlar örnek gösteriliyor. Mine hiçbir şeyden şikâyet etmez, Mine çok fedakârdır, Mine her sorunu kendi çözer, Mine hep güler yüzlüdür. Hiç ağladığını görmedik. Bunlar iyi şeyler değil ki aslında. Demek ki Mine orada yok.
Güçlü insan, güçlü kadın, güçlü erkek tanımının içerisinde ağlamak, sızlanmak, yardım istemek gibi kavramlar yok. Hâlbuki böyle bir toplumda, böyle bir yapıyla yetişip yardım isteyebilmek asıl güç gösterisi. Benim yardıma ihtiyacım var demek, bununla ilgili bir profesyonele gitmek, danışmanlık almak, bu gerçekten büyük bir güç göstergesi. Bunu söyleyebilmek. Bu tabii bazı kesimlerde artık bir moda davranış haline geldi. Ya ben de işte şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum. İşte enerjimi düzenliyorum falan filan. Ama asıl gerçekten ihtiyacımız olduğu anda bir danışan olabilmek, sadece danışılan değil. Bu birine danışmak da bizim toplumumuzda birine soru sormak bile bir ayıp kabul ediliyor.
Herkes her şeyi bilmek zorundaymış gibi. Ya böyle bir bilgi bize doğar doğmaz yüklenmiyor. Bir kere bunu kabullenmek lazım.
Ama orada da kaos oluyor. İşte dediğiniz şeyi ben kendi danışanlarıma söylüyorum. Öncelikle benim karşıma çıkma cesaretini gösterdiğiniz için teşekkür ederim diyorum. Ne demek diyorlar? Şu demek diyorum. Bir insan kendi sorunlarını önce sorun olduğunu kabul etmiş, bunun çözülmesi gerektiğine karar vermiş ve hiç tanımadığı bir insana bunu anlatabilecek cesarete gelmişse bundan daha güçlü hiçbir şey yoktur. Bu büyük bir güç gerektir. Hepimiz için.
Çünkü biz normal bildiğimiz, sevdiğimiz insanlara bile anlatmakta zorlanırken, hatta kabul etmekte zorlanırken; sorun tespit edilmiş, çözülmesi gerektiği kabul edilmiş ve bir uzmana danışalım da bunu çözelim diye bir adım atılmış. Güçsüzlükle uzaktan yakından alakası yok. Tamamen cesaretle alakalı bir şey. Benlik savaşlarında da özellikle eşler çok şeye giriyorlar. Niye ben başlıyorum? Önce o başlasın. Ya da neden ben yapıyorum? O yapsın.
Ben bunu fark ettim. Tamam. O da gitsin, fark etsin. Tamam. Ölene kadar bekleyebilirim ben karşı tarafın fark etmesini ama fark etmedi. E ben bunu biliyorsam ilk adımı benim atıyor olmam aciz, güçsüz, pasif olduğum anlamına gelmiyor. Onun sorumluluğunu alıp; ilişkim için iyi olabilecek bir şeyi deneyebilme gücünde olduğum anlamına geliyor. O yüzden ters anladığımız kavramları doğrusuyla böyle değiştirmek ve bu konuşmaları yapmak gerçekten çok kıymetli.
Bunları böyle anlamlandırırsak ki gerçek olan bu; rollerimizi yaşarken de kendimizden vazgeçmeden de bunu yaşayabileceğimizi bilmemiz lazım. Bir de burada son nokta, çok tehlikeli bir kısmı da var ki biz kendimizi feda ederken sürekli karşımızdakileri borçlandırıyoruz. Karşımızdakileri borçlandırmanın ne zararı var diyeceksiniz? Hiç kimse borçlu olduğu insanla çok fazla muhatap olmak istemez; o borcun altında ezildiği için.
Birinden borç aldığınız yolu değiştirirsiniz, ödeyemiyorsanız mahalleyi değiştirirsiniz, uzaklaşırsınız. Biz de evlatlarımızı, eşlerimizi, arkadaşlarımızı o kadar borçlandırma eğiliminde oluyoruz ki bazen bizden uzaklaşarak artık o şeyden kaçma durumunda da olabiliyorlar. Bu bir nankörlük değil, otomatik gelişen bir etki tepki meselesi, refleks. Bunu özellikle belirtmek istiyorum.
Borçlandırmayalım da, borçlanmayalım da o dengeyi kurmak için mücadele verelim. Çok mümkün, ben de bir çocuk yetiştiriyorum. Ben kendi istediğim şeyleri yapabilirken de anne olabiliyorum. O kadar olabiliyorum. Onun hayatında rehber olarak var oluyorum. İhtiyaçlarını giderecek noktada da var olabiliyorum ama onun yaşına göre sorumluluklarını almak durumunda olmadığımı da kendisine anlatıyorum. Sen bir bireysin. Sen bir ayrı bir insansın. Kişisel bakımını ve işlerini sorumluluklarını kendin yapabilirsin. Aslında orada dediniz ya sorumluluk vermiyoruz. Hep biz yapıyoruz. Yardım istemiyoruz. Üzülmüyoruz. Zayıf gözükmek istemiyoruz. İnsanlığımızı reddetmiş oluyoruz. Çünkü insan dediğimiz şey aslında hepsiyle bir bütün. Eksiklerimizle hatalarımızla, doğrularımızla, yardıma ihtiyaç duymalarımızla bunların hepsi insani şeyler.
Biz orada kendi insan oluşumuzu reddedip; insanüstü bir varlıkmış gibi davranmaya çalışıyoruz. Fakat hayat bize ne kadar insan olduğumuzu ilerleyen yaşlarda hatırlatıyor ve onunla yüzleşip altından kalkmak da çok daha zor oluyor o saatten sonra.
Kapak görselinin tasarımında yapay zekâdan yararlanılmıştır.
(HADİYE AYŞE İRİM)