yandexmetrikacounter
LİYAKATİN SÖZLÜ SINAVLA KAYBOLDUĞU YER MİLL | Çanakkale Olay
Hakan MUHTAR

hakanmuhtar76@hotmail.com

LİYAKATİN SÖZLÜ SINAVLA KAYBOLDUĞU YER MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ Mİ?

Muhtarın Penceresi
63

Liyakatin belirgin sınırlarının ve netliğinin kaybolduğu yer Millî Eğitim Akademisi olmamalı…

BİLİMSEL EMEĞİN, AKADEMİK UNVANIN VE ANAYASAL HAKLARIN SÖZLÜ SINAVLA SINANMASI

Türkiye’de eğitim, yalnızca bir kamu hizmeti değil; aynı zamanda Anayasa ile güvence altına alınmış bir temel haktır. Bu hakkın en ön safında bayrak taşıyıcıları ise öğretmenlerdir.

Öğretmenlik mesleğinin zirvesinde yer alan, yıllarını bilime, akademiye, sınıfa ve ülkenin çocuklarına adamış; hele bir de doktora unvanına sahip, hatta uluslararası makaleler yayımlamış, uluslararası kitap/kitap bölümleri yazmış, üniversitelerde dersler/eğitimler vermiş ve dahası Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki çalışmalarını “başöğretmen” unvanı ile taçlandırmış kişilerin Millî Eğitim Akademisi Personeli istihdamı sürecinde, tüm bu emekleri adeta yok sayılarak üstüne bir de “sözlü sınava tabi tutulmaları”; bilimsellikten son derece uzak, yalnızca usule aykırı bir idari işlem değil; sosyolojik, hukukî, etik ve vicdanî pek çok tartışmanın ve yeni anlaşmazlıkların merkezinde yer alacak gibi görünüyor.

Bu tartışma, “Sınav yapılmalı mı yapılmamalı mı?” basitliğinde ele alınamaz.

Mesele, “Kimin kimi, hangi yetkiyle ve hangi ölçütlerle değerlendirdiği ve değerlendirecek olanların sadece idarî bir yetkiyle bunu yapıyor olmasının doğurabileceği sakıncaların bertaraf edilebilmesi için; buna yeterliliğinin bilimsel ölçütlerle varlığının ispatının zorunluluğu” meselesidir.

Tam da bu noktada kamuoyunun aklına şu soru düşmektedir:
“Az okuyan, çok okuyanı; bilimsel üretimi olmayan, bilimsel üretim sahibini; akademik liyakati bulunmayan, akademik kariyer yapmış bir kişiyi hangi meşruiyetle sınava tabi tutacaktır?”

Kusura bakılmasın ama bu soru sorulmadan yapılan her düzenleme, zaten var olan idarî uyuşmazlık, anlaşmazlık ve huzursuzlukların kronikleşerek arttığı bir tabloyu beraberinde getirir.

LİYAKAT İLKESİ: ANAYASAL BİR ZORUNLULUK

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 70. Maddesi açıktır:
“Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez.”

Bu hüküm, yalnızca kamuya girişte değil, “kamu görevlerinde yükselme ve görevlendirmelerde de liyakat ilkesinin esas alınmasını” zorunlu kılar. Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında da defalarca vurgulandığı üzere; liyakat, kariyer ve eşitlik ilkeleri kamu personel rejiminin temel direkleridir.

Danıştay kararlarında sıkça altı çizilen bir husus vardır:
“Objektif ölçütlere dayanmayan, denetlenebilir olmayan ve sübjektif değerlendirmelere açık olan sözlü sınavlar hukuki güvenliği zedeler.”

Hukuki güvenlik ise Anayasa’nın 2. maddesinde tanımlanan “Hukuk Devleti” ilkesinin vazgeçilmez unsurudur.

SÖZLÜ SINAV VE DOĞURACAĞI HUKUKÎ ÇELİŞKİLER

Sözlü sınav, teoride masum bir değerlendirme aracı gibi sunulsa da uygulamada Türkiye’de ne yazık ki farklı anlamlar yüklenmiş bir kavramdır.

Danıştay, pek çok kararında sözlü sınavların puanlama kriterlerinin açıkça ortaya konulmadığı ve değerlendirme gerekçelerinin somut biçimde belgelenmediği durumlarda iptaline hükmetmiştir.

Çünkü sözlü sınav:
* Denetlenmesi en zor sınav türüdür.
* Kişisel kanaate en açık değerlendirme yöntemidir.
* Torpil, kayırmacılık ve siyasal ya da idarî herhangi baskıya en elverişli zemini oluşturur.

Bu nedenle Danıştay, sözlü sınavın ancak “istisnai” olarak ve “objektif kriterlerle sıkı biçimde sınırlandırılarak” kullanılabileceğini ifade etmiştir.

Şimdi soralım:
Doktora yapmış, akademik yayınları bulunan, üniversitede dersler/eğitimler vermiş, hatta başöğretmenlik unvanını almış bir kişinin hangi “bilgi”, hangi “yetkinlik” ve hangi “ehliyet” eksikliği sözlü sınavla ölçülecektir?

AKADEMİK LİYAKATİN YOK SAYILMASI

Doktora unvanı, sıradan bir akademik etiket değildir. Doktora; bilimsel yöntem, eleştirel düşünce, bilime özgün katkı, akademik etik ve uluslararası hakemli değerlendirme süreçlerinden geçilerek alınan bir unvandır.

Uluslararası makale yayımlamak demek örneğin:
* Alanında uzman hakemler tarafından denetlenmek,
* Bilimsel standartları sağlamak,
* Evrensel ölçekte kabul görmek demektir.

Uluslararası kitap/kitap bölümü yazmak akademik camiada kalıcı bir iz bırakmak anlamına gelirken, üniversitelerde ders vermek ise yalnızca sahip olunan bilgiyi aktarmak değil, kişiye uzmanlık/ formasyon kazandırmak demektir.

Şimdi sorulması gereken soru:
“Bu akademik süzgeçlerden geçmiş bir kişi, hangi gerekçeyle, hangi akademik yeterliliğe sahip olduğu belirsiz bir jüri tarafından sözlü sınava tabi tutulmaktadır?”

EŞİTLİK İLKESİ VE AYRIMCILIK YASAĞI

Anayasa’nın 10. maddesi eşitlik ilkesini düzenler. “Devlet, işlem ve eylemlerinde kişilere keyfi biçimde farklı muamele yapamaz.”

Aynı akademik yeterliliklere sahip kişilerin, kişisel kanaatlere dayalı sözlü sınavlarla elenmesi; buna karşılık akademik niteliği daha düşük kişilerin tercih edilmesi “dolaylı bir ayrımcılık” oluşturur.

Danıştay içtihatlarında açıkça ifade edildiği üzere;
“Eşitlik ilkesi, aynı durumda olanlara aynı, farklı durumda olanlara farklı muamele yapılmasını gerektirir.”

Doktora yapmış, akademik üretim gerçekleştirmiş bir kişi ile bu niteliklere sahip olmayan bir kişinin aynı sözlü sınav terazisine konulması, eşitlik değil; eşitsizliğin kurumsallaşmasıdır.

Ayrıca, akademi personeli olarak istihdam edilenlere herhangi bir sözlü sınav uygulanmazken bilimsel bakımdan aynı kariyer derecesine, aynı yayın çeşitliliğine ve aynı tecrübeye dayalı görev yapan Doktor Öğretim Üyesi ile Millî Eğitim Bakanlığı Doktoralı öğretmeninin değerlendirmesinde sözlü sınav farklılığının uygulanacak olması, Anayasa’nın eşitlik ilkesine açık bir aykırılık teşkil etmektedir. Çünkü iki farklı isimlendirmeye rağmen yapılan işler tamamen aynı niteliktedir.

Bu çifte standart oluşumu da, ülkemizin son yıllarda edineceği belki de en gözde uygulamalarından biri olan Millî Eğitim Akademisi’nin vizyonuna ve itibarına yönelik maalesef büyük bir tezat meydana getirecektir.

TORPİL ŞÜPHESİ VE KAMU VİCDANI

Türkiye’de sözlü sınav dendiğinde, toplumun zihninde maalesef tek bir kelime yankılanmaktadır: “Torpil.”

Bu algı, durduk yere oluşmamıştır. Yıllar boyunca iptal edilen sınavlar, mahkeme kararları, gerekçesiz düşük puanlar ve şeffaflıktan uzak bazı yanlış uygulamalar bu algıyı beslemiştir.

Hukuk devleti yalnızca hukuken doğru kararlar almakla yetinmez; kamu vicdanını da tatmin etmek zorundadır.

Doktora yapmış, akademik kariyer sahibi bir öğretmenin sözlü sınavla elenmesi, yalnızca bireysel bir mağduriyet yaratmaz; eğitim camiasında bilime olan güveni de derinden sarsar.

DANIŞTAY KARARLARI NE DİYOR?

Danıştay’ın istikrar kazanmış kararlarında şu ilkeler öne çıkar:
* Sözlü sınavlarda değerlendirme kriterleri önceden belirlenmeli ve ilan edilmelidir.
* Her adaya verilen puanın gerekçesi somut biçimde tutanak altına alınmalıdır.
* Akademik ve mesleki yeterlilikler nesnel belgelerle ölçülmelidir.
* Sözlü sınav, tek başına belirleyici olmamalıdır.

Bu ilkeler ışığında bakıldığında, doktora unvanı, akademik yayınlar ve öğretim üyeliği gibi belgelenebilir liyakat unsurlarının sözlü sınavla gölgelenmesi, Danıştay içtihatlarıyla da bağdaşmamaktadır.

EĞİTİM AKADEMİSİ Mİ, SADAKAT AKADEMİSİ Mİ?

Asıl soru:
Eğitim akademisi, bilimin ve pedagojinin mi merkezi olacaktır; yoksa idarî sadakatin mi?

Eğer ölçüt bilimse, akademik liyakat zaten apaçık ortadadır.

Eğer ölçüt pedagojik yeterlilikse, bu yeterlilik yıllarca sınıfta ve üniversitede kanıtlanmıştır.
Eğer ölçüt “uyum” ise, işte o zaman mesele eğitim değil; idaredir.

ÜLKEMİZ BİLİMİ KÜSTÜREMEZ

Ülkemiz en nitelikli öğretmenlerini, akademisyenlerini ve bilim insanlarını küstürme lüksüne sahip değildir. Sözlü sınavla, bilimsel emeği değersizleştiren her uygulama; yalnızca bireyleri değil, geleceği de eleyip atmaktadır.

Anayasa, Danıştay kararları ve kamu vicdanı aynı noktada birleşmektedir:
“Liyakat, sözle değil; somut emekle ölçülür. Bu emekler ve yatırımlar da çuvala konulup görmezden gelinemez.”

Doktora yapmış, uluslararası yayınlar üretmiş, üniversitelerde ders vermiş, başöğretmen olmuş birine “Bir de sözlüde görelim” demek; hukuken tartışmalı, vicdanen yaralayıcı, aklen ise izahı güç bir tutumdur. Hele ki aynı liyakate sahip doktor öğretim üyesinden sadece bu belgelerini ibraz etmesinin yeterli sayıldığı bir platformda…

Kimse kusura bakmasın ama;
“Bilimi sözlü sınava alan” bu anlayışa kapılıp kendimizi bilimsel çevrelerde gülünç hale düşürmeyelim.