info@ozugurdanismanlik.com
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada hızla yayılan ve izlerken
yüreğimi sızlatan bir video, bugünkü yazımın çıkış noktası oldu.
Bir anne, LGS sınavında matematikten 5 yanlış yapan çocuğuna
öfkeyle haykırıyordu: “Beş yanlış yaptım ne demek, insanlara da
rezil oldum, ben ne iyi bir evlat yetiştirebildim, ne iyi bir
öğrenci yetiştirebildim?" Bu birkaç saniyelik video, aslında
günümüz eğitim sisteminin, toplumsal baskıların ve
ebeveynlik
rollerinin geldiği noktayı özetleyen devasa bir aynaydı.
Önce o çocuğun yerine koyalım kendimizi. Ergenliğin eşiğinde, hayatının ilk büyük sınavından çıkmış, zaten kendi içinde bir kaygı ve yetersizlik hissiyle boğuşan bir çocuk… En güvenli sığınağı olması gereken annesinden duymayı beklediği şey, "Ne olursa olsun yanındayım" tesellisiyken, karşılaştığı cümle "Ne diyeceğim ben insanlara, rezil rüsva olduk" oldu.
Bir çocuk için ebeveyninin gözündeki değerinin, optik formdaki
karalamalara, doğru ve yanlış sayılarına bağlı olduğunu
hissetmesi kadar büyük bir yıkım azdır. O an çocuk, annesinin
gözünde bir "evlat" değil, annesinin mesleki itibarını zedeleyen
bir "başarısızlık projesi" konumuna düştüğünü hisseder. Bu hissin
açtığı yara, hiçbir lise yerleştirme sonucuyla, hiçbir akademik
başarıyla kapanmaz. Çocuklarımızı başarılarıyla sevmeyi
vadettiğimizde, başarısızlıklarında onları yalnızlığa mahkûm
etmiş oluruz. Burada yapılması gereken çocuğun sadece var
olmasının sevilmesi ve kabul görmesi için yeterli olduğu,
çabasının övüldüğü ve sonuçtan bağımsız çıkarılacak derslerin
konuşulacağı bir ortam yaratmaktır.
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise karşımıza bir "kötü anne" değil, aslında toplumsal beklentilerin çarkları arasında ezilmiş bir anne çıkıyor. Evet, gösterilen tepki kabul edilemez; ancak bu tepkinin arkasındaki sosyolojik gerçeği görmezden gelemeyiz. O anne, sadece bir anne değil; o bir öğretmen.
Toplum, meslek profesyonellerinin çocuklarını birer "kusursuzluk
abidesi" olarak görme eğilimindedir. "Annesi öğretmen, çocuk tam
puan alır" ya da "Bak, kendisi öğretmen ama çocuğunu eğitememiş"
şeklindeki acımasız mahalle baskısı, o annenin omuzlarına
taşınması imkânsız bir yük bindirmiştir. Anneliğin saf sevgisi,
toplumsal statüyü koruma kaygısının ve "El âlem ne der?"
korkusunun gölgesinde kalmıştır. Kadın, o videoda
çocuğuna değil, aslında toplumun ona yönelteceği o yargılayıcı
bakışlara isyan etmektedir. "İnsan içine nasıl çıkacağım?"
feryadı, toplumsal ceza mekanizmasından duyulan korkunun
dışavurumudur. Tabi ki bunun yükünün çocuğa yüklenmesi ve
acısının çocuktan çıkartılması da son derece yanlış bir tutumdur.
Bu çarpık tabloyu tersine çevirmek bizim elimizde. Ebeveynliği bir "statü yarışı", çocuklarımızı da bu yarışın "yarış atları" olarak görmekten acilen vazgeçmeliyiz. Bir annenin en büyük başarısı, çocuğunun kaç net yaptığı değil; onunla kurduğu güvenli, şefkatli ve sarsılmaz bağdır. Mesleğimiz ne olursa olsun, kapının eşiğinden içeri girdiğimizde unvanlarımızı askıya asmalı ve içeriye sadece "anne" veya "baba" olarak girmeliyiz.
Sınavlar gelir geçer, yanlışlar düzeltilir, her çocuk kendi yolunu er ya da geç bulur. Ancak çocuklukta kaybedilen o güven ve aidiyet hissi geri gelmez. Gelin, toplumsal baskıların bizi kendi evlatlarımıza yabancılaştırmasına izin vermeyelim. Unutmayalım; hiçbir akademik başarı, bir çocuğun gözündeki parıltıdan ve size duyduğu güvenden daha değerli değildir.
Sınav sonuçları ne olursa olsun; sarılın çocuklarınıza. Çünkü onların skora değil, sadece ve sadece sizin sevginize ihtiyacı var.
Instagram : Koyde.birsosyolog