bilgecetinkaya96@gmail.com
Hayata ve kendine dair arayışta olan tüm okurlara yeniden içten merhaba.
Bazen insan, günün sonunda kendisiyle baş başa kalmak isteyebilir. Kimseyle konuşmadan yürümek, bir kahve eşliğinde düşüncelere dalmak ya da yalnızca sessizliğin içinde oturmak iyi gelebilir. Gün boyunca başkalarının sesleriyle, beklentileriyle ve gündelik telaşlarıyla dolan zihnimiz, kendi sesimizi duyabileceğimiz bir alan arayabilir. Fakat aynı insan, başka bir gün tek başına kaldığında kendini eksik, unutulmuş ya da kimsesiz de hissedebilir. Koşullar birbirine bu kadar benzerken hissettiklerimiz neden değişir? Yalnızlık ile tek başınalık gerçekten aynı şey midir?
Gündelik dilde bu iki kavramı çoğu zaman birbirinin yerine kullanabiliyoruz. Tek başına olan birini gördüğümüzde onun yalnız olduğunu düşünebiliyor, yalnızlığı da çoğunlukla hayatımızda birilerinin eksik olmasıyla açıklayabiliyoruz. Oysa tek başına olmak, öncelikle kişinin içinde bulunduğu durumla ilgilidir. Yalnızlık ise bu durumu nasıl deneyimlediğiyle ve kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkilerde ne hissettiğiyle de bağlantılıdır. Tek başına geçirilen bir zaman huzur verebilirken insanın istemediği halde yalnız kalması, kendisini anlaşılmamış ya da başkalarından uzaklaşmış hissetmesine neden olabilir.
Burada tek başına olmanın her zaman iyi, yalnızlığın ise her zaman kötü olduğunu söylemek de istemiyorum. İnsan kimi zaman kendi başına kalmaya ihtiyaç duyabilir, kimi zaman da birileriyle konuşmak, bir şeyleri paylaşmak ve anlaşılmak isteyebilir. Üstelik bu ihtiyaçlar birbiriyle karşıt olmak zorunda değildir. Kendi başımıza kalmaktan hoşlandığımız bir dönemde yakınlığa da ihtiyaç duyabilir, insanlarla çevrili olduğumuz halde kendimize ait bir alan arayabiliriz. Belki de önemli olan, tek başına geçirilen zamanın ne kadar uzun olduğu değil, bu zamanın bizim için ne anlam taşıdığıdır.
Bir düşünelim: Tek başına bir restoranda yemek yiyen birini gördüğümüzde aklımızdan neler geçiyor? Onun kimseyi bulamadığını mı, yoksa tek başına vakit geçirmekten hoşlandığını mı düşünüyoruz? Tek başına sinemaya gitmek, seyahat etmek ya da bit etkinliğe katılmak neden bazı insanlar için son derece doğal hissettiren bir deneyimken bazı kişiler için çekinilecek bir durum olabiliyor? Bu tepkiler yalnızca kişisel tercihlerimizle mi ilgili, yoksa çevremizden öğrendiğimiz kabuller de bunda etkili mi?
Çünkü tek başına olmak, toplumsal yaşamda kimi zaman eksiklikle ilişkilendirilebiliyor. Çevresinde çok insan bulunan birinin daha mutlu olduğu, evlilik, aile ve arkadaşlık ilişkilerinin ise iyi bir yaşamın göstergeleri olduğu düşünülebiliyor. Oysa herkesin yakınlık ihtiyacı ve kendi başına geçirdiği zamandan beklentisi aynı olmayabilir. Tek başına vakit geçirmekten hoşlanmak, mutlaka ilişkilerden uzaklaşmak ya da hayatında bir şeylerin eksik olması anlamına gelmemekte.
Bu kabuller, yaşlılık söz konusu olduğunda daha da belirginleşebiliyor. Tek başına yaşayan yaşlı bir birey için güvende olup olmadığı ya da desteğe ihtiyaç duyup duymadığı konusunda endişelenebiliyoruz. Bunlar önemli olsa da başka bir soruyu unutabiliyoruz: Peki, kendisi nasıl bir yaşam istiyor? Çünkü tek başına yaşamak, bazı insanlar için yıllardır sürdürdükleri yaşam biçiminin devamı, bazıları içinse kendi kararlarını verebildikleri bir bağımsızlık alanı olabiliyor.
Gerontolojik açıdan da tek başına yaşamak ile yalnızlık arasında doğrudan bir bağ kuramayız. Emeklilik, yakınların kaybı ve günlük alışkanlıkların değişmesi sosyal ilişkileri etkileyebilir; kişinin istemediği bir yalnızlık yaşamasına zemin hazırlayabilir. Ancak tek başına yaşayan biri ilişkilerinden memnun olabilirken ailesiyle aynı evde yaşayan bir başkası kendini anlaşılmamış hissedebilir. Bu nedenle yalnızlığı sadece çevremizdeki insan sayısıyla açıklamak yeterli olmayacaktır. İlişkilerimizin sayısı kadar, o ilişkilerin içinde kendimize ne kadar yer bulabildiğimiz de önemlidir.
Öte yandan tek başınalığı yüceltirken istemediği halde yalnızlık yaşayan insanları da gözden kaçırmamak gerekir. Herkes kendi başına kalmaktan hoşlanmayabilmekte; yakınlık kurmak ve bir topluluğa ait hissetmek de önemli ihtiyaçlar olabilmektedir. Kimi zaman kişi ilişki kurmak isteyebilir ancak bunu gerçekleştirebileceği olanaklara sahip olmayabilir. Böyle durumlarda yalnızlığı yalnızca kişinin kendi başına iyi vakit geçirmeyi öğrenmesi gereken bir mesele olarak görmek, yaşadığı koşulları anlamamıza yetmeyebilir.
Belki de mesele, insanın tek başına olup olmamasından önce, kendi başınayken ne hissettiğini ve başkalarıyla birlikteyken kendisine ne kadar yer bulabildiğini anlayabilmektir. Öyleyse bir insanın yalnız yaşadığını öğrendiğimizde onun adına hemen bir çözüm düşünmeden önce kendi deneyimini merak edebilir miyiz? Belki de bir başkasının yalnız olup olmadığını anlamanın ilk adımı, onun yaşamını dışarıdan yorumlamak yerine kendisini dinlemektir.
Bu yazının önerisi
Perfect Days (Mükemmel Günler): Gündelik rutinler, tek başına geçirilen zaman ve küçük karşılaşmalar üzerinden ilerleyen film bizleri, yalnız geçirilen anların herkes için aynı anlama gelemeyebileceğini düşünmeye davet ediyor.