yandexmetrikacounter
Benim Yalnızlığım İnsanlara Dolu | Çanakkale Olay
Meral Şen

https://medium.com/@meralsen.k

Benim Yalnızlığım İnsanlara Dolu

"Benim yalnızlığım insanlarla dolu." Bu kısa cümle, modern insanın en büyük paradokslarından birini içinde taşır. Çünkü insanı yalnızlığa iten çoğu zaman doğa değil, yine insandır. Hayat boyunca yaşadığımız hayal kırıklıkları, yarım kalan dostluklar, ihanetler, değersiz hissettiren ilişkiler ve anlaşılmama duygusu, bizi kalabalıklardan uzaklaştırır. Böylece yalnızlık, bazen bir tercih olmaktan önce bir savunma mekanizmasına dönüşür.

İNSANCA
91

Peki bu gerçekten bir seçim midir? Yoksa tekrar tekrar incinen ruhun geliştirdiği kronik bir güvensizlik hâli midir?

İnsanın güven duygusunun zedelenmesi kaçınılmazdır. Güven, bir anda verilen bir hediye değil; zaman içinde karşı tarafın tutarlılığı, sözü ile davranışı arasındaki uyum ve hissettirdiği güven ortamıyla yavaş yavaş inşa edilen kırılgan bir yapıdır. Bir kez sarsıldığında ise yeniden kurulması uzun zaman ister. Bu nedenle bazı insanlar yalnız kalmayı, yeniden hayal kırıklığı yaşamaya tercih eder.

Ancak tek başınalık ile yalnızlık aynı şey değildir.

Tek başınalık çoğu zaman bilinçli bir seçimdir. İnsan, kendisine zarar veren ilişkilerden, tüketici arkadaşlıklardan, değersiz hissettiren çalışma ortamlarından uzaklaşmayı seçebilir. Bu kaçış değil, bazen ruhunu korumanın en sağlıklı yoludur. Çünkü herkesin hayatında, varlığından çok yokluğuyla huzur getiren insanlar vardır.

Ne var ki bu seçimi herkes yapamaz. İnsan ancak kendiyle iyi vakit geçirebiliyorsa, sessizliğinden korkmuyorsa ve kendi iç dünyasında huzur bulabiliyorsa tek başınalığı özgürlük olarak yaşayabilir. Aksi hâlde yalnızlık, dış dünyanın değil, insanın kendi zihninin kurduğu bir hapishaneye dönüşür.

İlginçtir ki insan, en derin yalnızlığını bazen kalabalıkların ortasında hisseder. Bir masanın etrafında onlarca kişi oturabilir; fakat tek bir kişi bile sizi gerçekten duymuyorsa, orada görünmez olursunuz. Çünkü insanı yalnızlaştıran şey insanların yokluğu değil, anlaşılmama hissidir.

İşte tam bu noktada varoluşsal yalnızlık kendini gösterir.

Martin Buber, insanın ancak "Ben-Sen" ilişkisinde gerçek anlamda var olabileceğini söyler. İnsan, kendisini bir nesne gibi değil, başka bir insanın varlığında özne olarak deneyimler. Fakat bu karşılaşma gerçekleşmediğinde, kişi kendi içine çekilir ve görünmez bir yalnızlığın içinde yaşamaya başlar.

Benzer biçimde Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğünün aynı zamanda ağır bir yalnızlık taşıdığını dile getirir. Çünkü hiçbir insan, başka bir insanın bilincine tam anlamıyla ulaşamaz. Her birey, kendi dünyasının içinde tek başına yaşar. Bu yüzden anlaşılma arzusu hiçbir zaman bütünüyle doyurulamaz.

Belki de her insanın içinde taşıdığı en derin yalnızlık budur: Otantik ve biricik oluşunun getirdiği kaçınılmaz mesafe. Her insan kendine özgü anıları, acıları, korkuları ve umutlarıyla benzersizdir. Hiç kimse başka bir insanın iç dünyasını bütünüyle deneyimleyemez. Aramızdaki bütün konuşmalar, bütün sevgiler ve bütün dostluklar aslında bu görünmez mesafeyi aşma çabasıdır.

Yine de insan vazgeçmez.

Derinlerde bir yerde, anlaşılmayı bekleyen sessiz bir tarafımız vardır. Sevmek, sevilmek, düşüncelerimizi paylaşmak, bir başkasının gözlerinde kendimizi görebilmek isteriz. Her kurulan dostluk, her samimi sohbet ve her içten dokunuş, "ben" ile "öteki" arasında kurulan küçük bir köprüdür.

Belki de yalnızlık, insanın eksik olduğunun değil, bağ kurmaya muhtaç olduğunun en güçlü kanıtıdır. Çünkü insan, tek başına yaşayabilen bir varlık olabilir; fakat anlamını çoğu zaman başka bir insanın varlığında keşfeder.

Bu yüzden "benim yalnızlığım insanlara dolu" sözü yalnızca bir kırgınlığı değil, aynı zamanda derin bir umudu da içinde taşır. İnsanlardan incinmiş olsak bile, yine insanlarla iyileşeceğimizi biliriz. Bizi yaralayan da çoğu zaman insandır; fakat yaralarımıza merhem olabilecek tek varlık da yine insandır.