https://medium.com/@meralsen.k
Belki de kadın olmanın en yorucu taraflarından biri, yalnızca varlığımızı değil, zihinsel kapasitemizi de sürekli meşrulaştırmak zorunda kalmamızdır. Çünkü ataerkil toplumlarda bilgi ve otorite, tarihsel olarak çoğunlukla erkeklikle özdeşleştirilmiştir. Erkek konuştuğunda uzmanlığı varsayılabilirken kadın konuştuğunda önce söylediklerinin doğruluğu, ardından bu doğruluğu dile getirme yeterliliği sorgulanabilir.
Felsefede epistemik adaletsizlik olarak kavramsallaştırılan bu durum, kişinin sahip olduğu bilgiye, toplumsal kimliği nedeniyle hak ettiği değerin verilmemesini de içerir. Bir kadının tanıklığının daha az güvenilir bulunması, fikrinin ciddiye alınmaması veya uzmanlığının sürekli sınanması, aslında bilgiye erişimden çok bilginin kim tarafından üretildiği ve kimin sözüne itibar edildiği meselesidir.
Burada mesele yalnızca erkeklerin kadınları dinlememesi değildir. Daha derinde, kimin konuşmaya yetkili, kimin açıklama yapmaya muktedir, kimin otorite kabul edileceğine ilişkin yerleşik bir toplumsal hiyerarşi vardır.
Kadın, çoğu zaman yalnızca bir fikri savunmaz; o fikri savunabilecek zihinsel donanıma sahip olduğunu da ispatlamaya çalışır. Üstelik bunu yaparken fazla iddialı, fazla sert, fazla hırslı ya da fazla duygusal bulunma riskini de taşır. Erkekte liderlik olarak değerlendirilebilen bir davranış, kadında otoriterlik olarak etiketlenebilir.
Böylece kadın, yalnızca başarıya ulaşmak için değil, başarısının toplumsal olarak kabul edilebilir bulunması için de mücadele etmek zorunda kalır.