info@ozugurdanismanlik.com
Aile, sosyolojik olarak toplumun en küçük yapı taşıdır deriz hep. Ancak bu klasik tanım, genellikle biz yetişkinlerin yukarıdan aşağıya kurduğu, kuralların ve beklentilerin şekillendirdiği bir düzeni tarif eder. Peki, meseleye bu yapının tam kalbinden, gençlerin gözünden bakarsak ne görürüz?
Gençlik dönemi, bireyin "Ben kimim?" sorusunu en yüksek sesle sorduğu, kendi sınırlarını çizerken onaylanma ihtiyacını derinden hissettiği bir evredir. Biz ebeveynler olarak çoğu zaman onları koruma içgüdüsüyle hareket ediyor, kendi tecrübelerimizi birer kalkan gibi önlerine koyuyoruz. Ancak bizim penceremizden "şefkatli bir yönlendirme" olarak görünen bu çaba, gençlerin dünyasında çoğu zaman "yargılanmak" ve "anlaşılmamak" olarak yankı buluyor. Çünkü genelde bizler ebeveynler olarak, kendi çocukluğumuzda eksik kalan duygu ve durumlarımızı çocuklarımızın üzerinden tamir etme eğiliminde oluyoruz ve bunun çok da farkında olmuyoruz.
Kendi oğlumla ve genç kuşakla yürüttüğüm sohbetlerde, "Odağımız Gençlik" diyerek onların dünyasına her yaklaştığımda aynı temel ihtiyacın altının çizildiğini görüyorum: Onlar kusursuz ebeveynler, bitmek bilmeyen nasihatler veya hayatlarını yönetecek birer rehber aramıyorlar. Sadece ama sadece gerçekten "duyulmak" istiyorlar. Duygularının görülmesi ve asıl ihtiyaçlarının hissedilmesi onları daha tamamlanmış hissediyor.
Çatışmaların temelinde yatan şey sevgisizlik değil, iletişimin doğru kurulamaması ve ebeveyn çocuk dengesinin tam olarak sağlanamamasıdır. Sürekli bir şeyleri anlatma, düzeltme ve öğretme çabası içine girdiğimizde, aslında aktif dinlemeyi bırakıyoruz. Tam bu noktada, ilişkilerde tıkandığımız yerleri açmak için "Odak Değiştirme Yöntemi" hayati bir önem taşıyor. Odağımızı gencin "ne hata yaptığına" veya "beklentilerimize nasıl uymadığına" değil, o davranışın altında yatan duyguya, o anki ihtiyacına kaydırmamız gerekiyor.
Eleştirinin olduğu yerde savunma başlar. Gençlerle aramızdaki görünmez duvarları yıkmanın en etkili yolu, her zaman anlattığım ve önemle üzerinde durduğum suçlayıcı "Sen" dilini rafa kaldırıp, kendi duygularımızı merkeze alan "Ben" dilini kullanmaktır. Çocuğun deneme netleri düştüğünde ya da morali bozuk olduğunda, "Neden daha çok çalışmadın?" veya "Böyle yaparsan kazanamazsın" demek, onu yalnızlaştırır. Bunun yerine, "Bu sonucun seni ne kadar üzdüğünü görüyorum. Ben de senin için endişeleniyorum, bu süreci birlikte nasıl daha rahat atlatabiliriz?" diyebilmek, onu bir otorite figürüyle değil, şefkatli bir yol arkadaşıyla karşı karşıya bırakır.
Bu yaklaşım, ebeveynin kendi sınırlarını ihlal ettirmesi demek değildir; aksine kendi öz şefkatini devrede tutarak, aileyi yargısız bir güven alanına dönüştürmesidir.
Sevgili okurlar, bu hafta evdeki o bitmek bilmeyen tartışmalara bir de bu pencereden bakalım. Karşımızdaki genci değiştirmek, ona sürekli bir şeyleri "anlatmak" için harcadığımız enerjiyi, onu "anlamaya" ayıralım. Çocuklarımız, biz onların duygularını ve gerçek ihtiyaçlarını gördüğümüzde başka çıkış yolları aramaya gerek duymazlar. Her birimizin ebeveynler olarak çocuklarımızla dengeli bir iletişim kurmasını ve bu konuda kendimizi geliştirmemizi diliyorum.
Instagram / YouTube : Koyde.birsosyolog
www.OzuGurdanismanlik.com