yandexmetrikacounter
Gerçekçi Olmayan Bir Mit: Eşitlik | Çanakkale Olay
Meral Şen

https://medium.com/@meralsen.k

Gerçekçi Olmayan Bir Mit: Eşitlik

İNSANCA
76

Eşitlik üzerine konuşmaya başladığımızda çoğu zaman bir erdemden söz ettiğimizi sanıyoruz. Oysa belki de önce şu soruyu sormalıyız:

Eşitlik dediğimiz şeyi kim tanımlıyor?

Çünkü hiçbir kavram masum değildir. Kavramlar yalnızca dünyayı açıklamaz; dünyayı düzenler, sınıflandırır, ölçer ve bazen de insanları farkında olmadıkları biçimde kendilerine uydurur.

Foucault'nun bize bıraktığı en huzursuz edici sorulardan biri burada belirir: İnsanları özgürleştirdiğini söyleyen söylemler, aynı zamanda onları belirli normların içine yerleştirebilir mi?

Elbette.

Modern insan artık yalnızca yasalarla yönetilmiyor. Ölçülerle, standartlarla, performanslarla, başarı kriterleriyle, normal kabul edilen davranışlarla yönetiliyor. “Başarılı insan”, “ideal beden”, “normal çocuk”, “iyi vatandaş”, “yeterli öğrenci” gibi kategoriler hayatımızın içine sessizce yerleşiyor.

Ve eşitlik de zaman zaman bu ölçme düzeninin bir parçasına dönüşebiliyor.

Herkesi aynı çizgiye getirmek isterken, önce herkesi aynı cetvelle ölçmeye başlıyoruz.

Spinoza ise çok daha başka bir yerden bakar insana.

Ona göre insan, özgür olduğunu düşündüğü ölçüde özgür değildir. İnsan çoğu zaman kendi arzularının nedenlerini bilmeden arzularının peşinden gider.

Ve belki eşitlik meselesinde de benzer bir yanılsama vardır.

İnsanları eşit olduğuna ikna ederken, onların farklı oluşlarını unutuyoruz.

Oysa doğa hiçbir şeyi birbirinin kopyası olarak üretmez.

Bir ağacın başka bir ağaçla aynı biçimde büyümesini beklemeyiz. Bir nehrin başka bir nehir gibi akmasını istemeyiz. Fakat insana geldiğimizde tuhaf bir standartlaştırma arzusuna kapılırız.

Aynı eğitim.

Aynı başarı ölçütü.

Aynı çalışma ahlakı.

Aynı toplumsal beklenti.

Aynı “doğru” hayat.

Sonra da buna eşitlik deriz.

Belki de burada bir kavram yanılgısı başlar:

Eşit değer ile eşit oluşu birbirine karıştırırız.

Oysa bunlar aynı şey değildir.

Bir insanın diğerinden daha hızlı koşması onu daha değerli yapmaz. Bir başkasının daha fazla para kazanması onun insanlık bakımından üstün olduğunu göstermez. Birinin daha zeki olması, diğerinin daha az insan olduğu anlamına gelmez.

Fakat bütün insanların aynı yeteneğe, aynı güce, aynı arzulara ve aynı yaşam biçimine sahip olduğunu varsaymak da gerçekliği inkâr etmektir.

Spinoza'nın doğasında böyle bir eşitlik yoktur.

Orada farklı güçler, farklı karşılaşmalar ve farklı varoluş biçimleri vardır.

Her varlık kendi varlığını sürdürmeye, kendi gücünü artırmaya çalışır.

Conatus.

İnsanın hayata tutunma, varlığını sürdürme ve kendi kudretini artırma çabası.

Dolayısıyla insan yalnızca toplumsal bir kategori değildir; aynı zamanda kendi özgül varoluşunun taşıyıcısıdır.

İşte burada eşitlik fikri yeni bir soruyla karşılaşır:

Bir insanın varoluş biçimini diğerine ne kadar yaklaştırabiliriz?

Ve daha önemlisi:

Yaklaştırmalı mıyız?

Bugün insan kendisini sürekli ölçüyor.

Ne kadar başarılıyım? Ne kadar üretkenim? Ne kadar güzelim? Ne kadar zekiyim? Ne kadar para kazanıyorum? Ne kadar “iyi” bir hayat yaşıyorum?

Bu soruların çoğunu artık başkaları sormuyor.

Biz kendimize soruyoruz.

İnsan, kendisini erklerin talep ettiği ölçülerle denetlemeye başladığında dışarıdan bir zorlayıcıya ihtiyaç kalmaz.

Bu noktada eşitlik söylemi de iki farklı biçim alabilir.

Birincisi, insanın hukuk karşısındaki eşitliğidir.

Bu, vazgeçilmez bir kazanımdır.

İkincisi ise insanların sonuçlarının, yeteneklerinin, arzularının ve yaşam biçimlerinin eşitlenmesi arzusudur.

İşte burada mesele karmaşıklaşır.

Çünkü hayat eşit değildir.

Ve belki hiçbir zaman da olmayacaktır.

Fakat bu durum bizi eşitsizliği kutsamaya götürmemeli.

Tam tersine.

Bir insanın diğerinden farklı olması, onun diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmez.

Sorun farklılık değil.

Farklılığın hiyerarşiye dönüştürülmesidir.

Zengin ile yoksul arasındaki fark.

Güçlü ile güçsüz arasındaki fark.

Eğitimli ile eğitimsiz arasındaki fark.

Merkezde olan ile kenarda kalan arasındaki fark.

Bu farklılıkların bir kısmı doğal değildir; toplumsal olarak üretilmiştir.

Foucault'nun sorusu burada yeniden karşımıza çıkar:

Bu fark nasıl üretildi?

Kim tarafından?

Hangi kurumlar aracılığıyla?

Hangi söylemlerle meşrulaştırıldı?

Ve en önemlisi:

Kim “normal”, kim “anormal” ilan edildi?

Çünkü erkler bazen eşitsizliği doğrudan yaratmaz.

Önce bir norm yaratır.

Sonra hepimizi o norma göre ölçer.

Belki bugün ihtiyacımız olan şey “herkes eşit olsun” cümlesini tekrar etmekten çok daha zor bir şeydir:

Herkesin farklı olabileceği bir dünyada, hiç kimsenin farklılığından dolayı insanlık değerinin eksilmemesi.

Bu, eşitlikten vazgeçmek değildir.

Eşitliği daha derin bir yere taşımaktır.

Eşitliği sonuçların tekdüzeliğinden çıkarıp insanın değerine yerleştirmektir.

Çünkü insanları birbirine benzetmek kolaydır.

Onları aynı kalıba sokmak kolaydır.

Asıl zor olan, farklılıklarıyla birlikte yan yana durabilmektir.

Belki özgürlük de tam burada başlar.

Spinoza'nın diliyle, insanın kendi varoluş kudretini artırabildiği yerde.

Foucault'nun diliyle ise, bize verilmiş hazır kimlikleri ve normları sorgulayabildiğimiz yerde.

Dolayısıyla mesele artık şu değildir:

“Herkesi nasıl eşitleriz?”

Belki asıl soru şudur:

“Farklı insanların birbirini ezmeden var olabileceği bir yaşamı nasıl kurarız?”

Çünkü eşitlik, insanları birbirine benzettiğinde değil;

birbirlerinden farklı oldukları hâlde birbirlerinin varoluş hakkını tanıyabildiğinde anlam kazanır.

Ve belki de gerçekçi olmayan mit, eşitlik değil.

Hepimizin aynı olması gerektiği fikridir.