bilgecetinkaya96@gmail.com
Hayata ve kendine dair arayışta olan tüm okurlara yeniden içten merhaba.
Geçenlerde otobüste yaşlı bir kadının ayakta beklediğini gördüm. Bir süre sonra genç bir yolcu yer verdi. Kadın teşekkür ederek oturdu. Dışarıdan bakıldığında bu, birkaç saniyelik sıradan bir nezaket anıydı. Ama ben o gün başka bir şeyi düşündüm: Bir insanı gerçekten görmek, yalnızca ona yer vermek midir?
1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü her yıl bize yaşlı bireyleri hatırlatıyor. Fakat ben bu günü düşündüğümde aklıma kutlamaktan çok görünür olmak geliyor. Çünkü bazen bir insanın görünmez olması, kimsenin onu fark etmemesiyle değil; yalnızca ihtiyaçlarıyla görülmesiyle başlıyor.
Düşündüğümüzde ilginç bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Çocukken büyüklerimizin anlattığı hikâyeleri merakla dinliyoruz. Yaşlandıkça deneyime değer verdiğimizi söylüyoruz. Ama aynı zamanda karar masalarında, şehirleri planlarken, teknolojiyi tasarlarken ya da gündelik yaşamın içinde yaşlı bireylerin fikrini ne kadar duyuyoruz? Onları gerçekten dinliyor muyuz, yoksa onlar adına konuşmaya mı daha alışığız?
Gerontoloji bana önemli bir bakış açısı kazandırdı: Yaşlılık yalnızca korunması gereken bir dönem değildir. Aynı zamanda üretmeye, öğrenmeye, öğretmeye ve topluma katkı sunmaya devam eden bir yaşam evresidir. Bu yüzden bir insanı yaşlı olarak görmek ile onu toplumun aktif bir parçası olarak görmek aynı şey değildir. Aradaki fark, yaşa değil; bakış açımıza ait olabilir.
Psikolojik danışmanlık ise bana başka bir şeyi daha düşündürdü: İnsan yalnızca konuşabildiğinde değil, dinlendiğinde de var olduğunu hissediyor. Görülmek; birinin yüzüne bakmak kadar, fikrine değer vermek, kararlarına alan açmak ve "Sen hâlâ bu hayatın içindesin" duygusunu hissettirebilmekle de ilgili. Belki de yaş ilerledikçe en derin ihtiyaçlardan biri, görünür kalmaktan çok görülmeye devam edebilmektir.
Belki de bir insanı gerçekten görmek, adını bilmekten daha fazlasıdır. Fikrini sormak, deneyimine yer açmak, anlatacaklarını gerçekten dinlemek ve hâlâ üretebildiğini kabul etmektir. Çünkü insan yalnızca bakım alan biri değildir; aynı zamanda bilgi biriktiren, ilişki kuran ve yaşadığı dünyaya iz bırakan bir varlıktır.
Yazımızı yine zihnimizde bir soru bırakarak bitirmek istiyorum: Bir insanı gördüğümüzü nasıl anlarız? Onun yaşını fark ettiğimizde mi, yoksa yaşamına gerçekten kulak verdiğimizde mi?
1 Ekim'in en kıymetli hatırlatması belki de budur. Yaşlı bireyleri yalnızca bugün değil, yılın her gününde yaşamın öznesi olarak görebildiğimiz bir toplum üzerine yeniden düşünmek.
Bu yazının önerisi
The Intern (Stajyer): Yaşın üretkenliğin karşıtı olmadığını; deneyimin, öğrenmenin ve kuşaklar arası paylaşımın ne kadar değerli olabileceğini sıcak bir hikâyeyle anlatan umut dolu bir film.