info@ozugurdanismanlik.com
Geçtiğimiz hafta Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, bir okulun hemen önünde meydana gelen silahlı saldırı, hepimizin içini yeniden ürpertti. Aklımıza hemen geçen eğitim öğretim yılında okullarımızda yaşanan şiddet olayları geldi. Haber bültenlerinde bu olaylar genel olarak bir asayiş olayı gibi görünse de, aslında toplumsal yapımızdaki derin çatlaklara işaret eden, durup uzun uzun düşünmemiz gereken bir tabloyla karşı karşıyayız. Eğitim yuvalarının, çocuklarımızın en güvende hissetmesi gereken alanların şiddetle yan yana anılması, salt güvenlik zafiyetiyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir sosyolojik ve psikolojik meseledir.
Bu olayı sadece kınamak, öfkelenmek ya da sivri bir dille eleştirmek en kolay yol olduğu gibi öfke ve saldırganlık dilini de devam ettirmeye sebep olur. Ancak meseleye toplumsal dinamikler ve insan ilişkileri penceresinden baktığımızda, daha derin bir yüzleşmeye ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Şiddet, birdenbire ortaya çıkan bir olgu değildir; iletişim kanallarının tıkandığı, empatinin kaybolduğu, sınırların ihlal edildiği uzun bir sürecin yıkıcı bir patlamasıdır. Toplumun sürekli ötekini suçladığı ve kendi öz eleştirisini yapmadığını gösteren ve giderek artan bir eğilim gösteren bir olgudur.
Eleştirimizi yaparken öfkeye kapılmadan, iğneyi toplumsal alışkanlıklarımıza batırmalıyız. Şiddeti ve kaba kuvveti neredeyse bir güç gösterisi olarak sunan gündelik dilimiz, gücün her konuda işe yaradığı algısını yaratan televizyon dizilerimiz, sürekli öfkeli bir dilin hâkim olduğu programlarımız, kriz anlarında sükuneti koruyamayan yapımız ve sorun çözme becerisinden yoksun bırakılmış bireyler hepimizin ortak sorumluluğudur.
Peki, çözüme nereden başlamalıyız? Sürekli soruna odaklanıp karanlıktan şikayet etmek yerine, odağımızı değiştirmeli ve iyileşmeye yönelmeliyiz.
Öncelikle, işe en temel yapı taşından, aileden başlamak zorundayız. Çocuklar çatışma çözmeyi, öfke kontrolünü ve empatiyi ilk olarak evde, anne babanın birbirine ve çevreye yaklaşımını izleyerek öğrenir. Aile içinde şefkatle büyüyen, sınırları sevgiyle çizilmiş ve anlaşıldığını hisseden bir çocuk; ileride sorunlarını silahla veya yumrukla değil, diyalogla çözen bir yetişkine dönüşür.
İkinci olarak, eğitim kurumlarını yalnızca akademik bilginin aktarıldığı binalar olmaktan çıkarıp, duygusal zekanın, kendini doğru ifade etmenin, şiddetsiz iletişimin ve öz şefkatin öğretildiği yaşam merkezleri haline getirmeliyiz. Çocuklarımıza ve gençlerimize matematik kadar, "bir anlaşmazlık durumunda nasıl uzlaşılır?" sorusunun pratik cevabını da vermeliyiz.
Son olarak, mahalle kültürünü ve toplumsal dayanışmayı yeniden inşa etmeliyiz. Okullar ve çevreleri, sadece idarecilerin veya polisin değil, o mahallede yaşayan herkesin ortak koruması altında olan "güvenli alanlar" olarak benimsenmelidir.
Turgutlu'da yaşanan bu sarsıcı olay, bize bir uyarı olmalıdır. Kutuplaşmadan, bağırıp çağırmadan, "Biz nerede hata yapıyoruz ve bunu nasıl onarabiliriz?" sorusunu sorarak yola çıkmalıyız. Bu konuda da alanında uzman kişiler, kurumlar aracılığıyla projeler üretmelidir. Çünkü şiddetin panzehri daha fazla öfke değil; anlamaya çalışmak, sağlıklı kişisel sınırlar inşa edebilmek ve tüm enerjimizi onarıcı bir iletişim kültürünü yaratmaya odaklamaktır.
Bir daha böyle olayların yaşanmamasını diliyor, olaydan zarar gören çocuklara şifa ve ailelerine sabır diliyorum.
Instagram / YouTube : Koyde.birsosyolog
www.ozugurdanismanlik.com