https://medium.com/@meralsen.k
Sonbahar kapıyı çalmadan gelir.
Önce ışığın rengi değişir. Sonra akşamlar biraz daha erken çöker.
Ağaçlar, yaz boyunca taşıdıkları yeşili yavaş yavaş bırakmaya
başlar. Rüzgârın sesi değişir. Sokakların kokusu, gökyüzünün
tonu, insanın içindeki zaman duygusu bile başka türlü akmaya
başlar.
Belki de sonbahar, doğanın bize söylediği en eski cümlelerden biridir:
Her şey aynı kalmak zorunda değil.
Oysa insan değişime direnmeye meyillidir. Elimizde olanı tutmak, geçmişi korumak, biten şeyleri yeniden başlatmak, çoktan geçmiş bir zamana dönmek isteriz. Bir ilişkinin eski halini, bir insanın eski sevgisini, kendimizin daha genç ve daha cesur halini…
Sonbahar ise bütün bunlara sessizce bakar.
Ve hiçbir şeyi geri getirmeye çalışmaz.
Ağaç yaprağını kaybettiğinde başarısız olmuş sayılmaz. Bir yaprak düştüğünde ağaç eksilmiş olur ama tükenmiş olmaz. Tam tersine, kendi varoluşunun başka bir evresine geçer.
Belki insanın da öğrenmesi gereken budur:
Eksilmek, her zaman yok olmak değildir.
Bazen eksilen şey, bizi taşıyamayacak kadar ağırlaşmış olandır.
Bir insan gider.
Bir ilişki biter.
Bir şehir değişir.
Bir iş sona erer.
Bir dostluk sessizleşir.
Bir zamanlar büyük anlam taşıyan şeyler, bir gün yalnızca
geçmişimizin parçası olarak kalır.
Ve biz çoğu zaman kaybettiğimiz şeyin kendisine değil, onunla birlikte kaybettiğimizi düşündüğümüz kendimize yas tutarız.
Oysa insan, kaybettiklerinin toplamı değildir.
İnsan biraz da geride bıraktıklarından sonra kim olduğudur.
Sonbaharın bilgeliği belki tam burada başlar. Çünkü sonbahar bize hiçbir şeyin sonsuza kadar aynı biçimde kalmayacağını öğretirken, bunu bir felaket gibi sunmaz.
Yaprak düşer.
Toprak kabul eder.
Sessizlik büyür.
Ve hayat devam eder.
Yazın coşkusu başka, sonbaharın bilgeliği başkadır.
Yaz insana dışarı çıkmayı, çoğalmayı, güneşe yönelmeyi öğretir. Sonbahar ise içeri dönmeyi…
Belki bu yüzden sonbahar biraz felsefidir.
Çünkü insanın kendisine sorduğu sorular çoğalır:
Nereye gidiyorum?
Neyi gerçekten istiyorum?
Neleri artık taşımamalıyım?
Hayatımda olanlarla hayatımda olması gerekenler aynı şey mi?
Ve belki en zor soru:
Ben kim oldum?
İnsan bazı yaşlara geldiğinde hayatı biriktirmekten çok ayıklamaya başlıyor.
Eskiden daha fazla insan, daha fazla başarı, daha fazla heyecan isterken; zaman geçtikçe bazı şeylerin değerinin çoğalmakta değil, sadeleşmekte olduğunu fark ediyor.
Kalabalıkların yerini seçilmiş insanlar alıyor.
Gürültünün yerini sessizlik.
Sürekli konuşmanın yerini anlamlı birkaç cümle.
Her yere yetişme arzusunun yerini, bazı yerlere hiç gitmeme özgürlüğü.
Belki olgunlaşmak, hayatı çoğaltmak değil; gereksiz olanı bırakabilecek cesareti bulmaktır.
Sonbahar bunu bilir.
Ağaç, bütün yapraklarını korumaya çalışsaydı kışa hazırlanamazdı.
Biz de öyle değil miyiz?
Bazen hayatımızda kalması için ısrar ettiğimiz insanlar, düşünceler, alışkanlıklar ve hikâyeler vardır. Onları bırakmanın bizi eksilteceğini sanırız.
Oysa bazı şeyleri bırakmak, kendine yer açmaktır.
Her düşen yaprak biraz da zamandır.
Çünkü zaman, aslında takvim yapraklarından çok bizim içimizde düşer.
Bir sabah aynaya baktığımızda yüzümüzde yeni bir çizgi görürüz.
Bir şarkı yıllar öncesinden birini hatırlatır.
Bir sokaktan geçerken geçmişteki kendimizle karşılaşırız.
Ve bir anlığına anlarız:
O kişi hâlâ bizim içimizdedir ama artık biz o kişi değiliz.
İnsan kendi geçmişine hem ait olur hem de yabancılaşır.
Belki yaşamın en tuhaf yanlarından biri budur.
Geçmişimizi değiştiremeyiz ama onunla kurduğumuz ilişki değişebilir.
Dün bizi yaralayan şey, bugün bize sınırlarımızı öğreten bir deneyime dönüşebilir.
Bir zamanlar kayıp sandığımız şey, yıllar sonra kendimize dönüşümüzün başlangıcı olabilir.
Bu yüzden hayatı yalnızca başımıza gelenlerle değil, onlara verdiğimiz anlamlarla da yaşarız.
Nietzsche'nin sözüyle, insanın yaşamını dönüştürmesinde yalnızca olanlar değil, onlara nasıl anlam verdiği de önemlidir.
Belki de olgunluk, yaşadıklarımızı değiştirmek değil; onların üzerimizdeki hükmünü değiştirmektir.
Sonbahar aynı zamanda bir vedalaşma mevsimidir.
Ama her veda hüzünlü olmak zorunda değildir.
Bazı vedalar, gecikmiş özgürlüklerdir.
Bazı kapanışlar, yeni bir başlangıcın sessiz hazırlığıdır.
Bazı kapıların kapanması, insanın ilk kez kendi kapısının önünde durmasını sağlar.
Bu yüzden artık her gidişin ardından "Neden?" diye sormak istemiyorum.
Bazen gitmesi gereken gider.
Bazen bitmesi gereken biter.
Bazen insan, cevabını alamadığı sorularla yaşamayı öğrenir.
Ve belki huzur, bütün soruların cevaplanması değil; cevapsız kalanlarla kavga etmeyi bırakmaktır.
Sonbahar bana bunu hatırlatıyor.
Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil.
Bazı şeyler yaşanır.
Bazı insanlar gelir.
Bazıları kalır.
Bazıları gider.
Ve biz bütün bunların arasından kendimize doğru yürürüz.
Belki hayat düz bir çizgi değil.
Belki daha çok mevsimler gibi.
Başlangıçlar ve bitişler birbirinin karşıtı değil; aynı döngünün farklı yüzleri.
İlkbahar bize doğmayı,
Yaz çoğalmayı,
Sonbahar bırakmayı,
Kış ise sessizliği öğretir.
Sonra yeniden ilkbahar gelir.
Ama aynı ilkbahar değildir.
Çünkü biz de aynı insan değilizdir.
Her mevsim bizi biraz değiştirir.
Her kayıp bizi biraz dönüştürür.
Her bekleyiş başka bir sabır bırakır içimizde.
Her yalnızlık, eğer kaçmadan yaşanabilirse, insanı kendi sesine biraz daha yaklaştırır.
Belki hayatın gerçek zenginliği de burada saklıdır:
Kendimizi her mevsimde yeniden kurabilmekte.
Şimdi sonbaharı karşılarken, düşen yapraklara bakıyorum.
Onlarda bir yenilgi görmüyorum.
Bir teslimiyet görüyorum.
Ama güçsüz bir teslimiyet değil bu.
Doğanın kendi ritmine güvenen bir teslimiyet.
Artık her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını bilen bir varoluş biçimi.
Belki insanın da en zor öğrendiği şey bu:
Her şeyi elimizde tutarak güvende olmayız.
Bazen güvenmek, bırakabilmektir.
Bazen güç, direnmek değil; dönüşebilmektir.
Bazen kendimizi korumak, bir şeyi kurtarmak değil, onun bitmesine izin vermektir.
Ve bazen hayat, bize yeni bir kapı açmadan önce eski bir kapının önünde uzun süre bekletir.
Çünkü henüz gitmeye hazır değilizdir.
Sonbahar işte tam o anda gelir.
Sessizce.
Gösterişsizce.
Bir yaprak düşürür önümüze.
Ve sanki şöyle der:
"Bak. O da gitti. Ve dünya hâlâ dönüyor."
Ben de bu sonbaharda her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi değil, olanın içindeki anlamı görmeyi seçiyorum.
Geçmişi inkâr etmeden geride bırakmayı…
Sevdiklerimi sahiplenmeden sevmeyi…
Yalnızlığı bir eksiklik değil, kendimle karşılaşma alanı olarak görmeyi…
Ve artık bazı şeylerin gitmesine izin vermeyi.
Çünkü biliyorum:
Ağaç, yapraklarını kaybettiği için çıplak kalmaz.
Bazen yalnızca özüne yaklaşır.
Belki insan da böyledir.
Hayat üzerimizden fazlalıkları aldıkça, geriye daha gerçek bir biz kalır.
Sonbaharı karşılarken bunu düşünüyorum.
Bir mevsim daha geçiyor.
Bir ben daha geride kalıyor.
Ve ben, düşen yaprakların arasından, henüz adını koyamadığım yeni bir kendime doğru yürüyorum.