https://medium.com/@meralsen.k
YAPSAN DA YAPMASAN DA SEÇİMLERİNDEN PİŞMAN OLACAKSIN VE FAKAT
İnsan geçmişinden kaçamaz.
Ama geçmişiyle nasıl ilişki kuracağına karar verebilir.
YAPSAN DA YAPMASAN DA SEÇİMLERİNDEN PİŞMAN OLACAKSIN VE FAKAT
İnsan geçmişinden kaçamaz.
Ama geçmişiyle nasıl ilişki kuracağına karar verebilir.
Bazen yıllar önce yaşanmış bir anıya döneriz. O anın içinde yeniden incinir, yeniden öfkelenir, yeniden sever, yeniden kaybederiz. Oysa artık o anın içinde değiliz. Değişen yalnızca zaman değildir; o anı yaşayan insan da artık biz değiliz.
Geçmişe bakmakla geçmişte yaşamak arasında ince ama önemli bir fark vardır.
Geçmişe bakmak, anlamak içindir.
Geçmişte yaşamak ise aynı hikâyeyi zihinde tekrar tekrar
oynamaktır.
Stoacı filozof Epiktetos, insanın olaylardan çok, olaylara ilişkin yargılarından etkilendiğini söyler. Başımıza gelenleri her zaman seçemeyiz; fakat onlara vereceğimiz anlam üzerinde bir gücümüz vardır.
Belki de geçmişle barışmanın ilk adımı budur:
“Bana ne oldu?” sorusundan, “Olanlardan ben ne öğrendim?” sorusuna geçmek.
Çünkü yaşadığımız her şey yalnızca bir hatıra değildir. Bazı yaşantılar aynı zamanda bir derstir.
Bir ihanet, bize güvenmenin sınırlarını
öğretebilir.
Bir kayıp, sahip olduklarımızın değerini gösterebilir.
Bir başarısızlık, kendimizi yalnızca sonuçlarımızla
tanımlamamamız gerektiğini öğretebilir.
Bir ayrılık, sevginin her zaman birlikte kalmak anlamına
gelmediğini gösterebilir.
Ve bazen en acı deneyimlerimiz, hayatımızın en güçlü öğretmenlerine dönüşür.
Nietzsche'nin düşüncesinde insanın yaşadıklarını yalnızca taşımak değil, onları dönüştürmek vardır. Yaşadıklarımızın bizi ezmesine izin vermek yerine, onları kendi oluşumuzun bir parçasına dönüştürebiliriz.
Bu yüzden insanın olgunlaşması, başına hiç kötü şey gelmemesi değildir.
Başına gelen kötü şeylerin seni yalnızca yaralayan değil, seni dönüştüren şeylere dönüşmesidir.
Kierkegaard'ın çok güçlü bir düşüncesi
vardır:
“Hayat geriye doğru anlaşılır, fakat ileriye doğru
yaşanır.”
Belki geçmişle bugün arasındaki en büyük paradoks budur.
Geçmişe dönüp baktığımızda bazı şeylerin neden olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Hangi insanları neden hayatımıza aldığımızı, hangi hataları neden yaptığımızı, neden sustuğumuzu, neden kaldığımızı ya da neden gittiğimizi zamanla görebiliriz.
Ama hayat, bütün cevapları bulduktan sonra başlamaz.
Hayat, cevaplarımız eksikken de devam eder.
Çünkü yaşam yolu arkaya baka baka yürünmüyor.
Geçmiş, önümüzde duran bir yol haritası değil; arkamızda bıraktığımız ayak izleridir.
Onlara bakabiliriz.
Onlardan yönümüzü anlayabiliriz.
Ama onların üzerinde yürüyemeyiz.
Bergson'un zaman anlayışında geçmiş, tamamen yok olup gitmez; insanın içinde birikir ve bugünkü benliğinin oluşumuna katılır. Bu yüzden geçmişi silmek zorunda değiliz.
Belki de mesele unutmak değildir.
Mesele, hatırladığında artık aynı insan olmamaktır.
Bir zamanlar bizi parçalayan bir şeyi yıllar sonra düşündüğümüzde hâlâ acı duyabiliriz. Fakat o acının içinde artık yalnızca kayıp değil, anlayış da varsa geçmiş üzerimizdeki gücünü kaybetmeye başlamıştır.
İşte pişmanlık da burada başka bir anlam kazanır.
Pişmanlık, geçmişe dönme arzusuysa bizi esir eder.
Ama pişmanlık, geçmişten öğrenme yeteneğine dönüşürse bizi özgürleştirir.
“Keşke” ile yaşamak insanı geçmişe bağlar.
“Bir daha aynı şeyi yapmayacağım” diyebilmek ise insanı geleceğe taşır.
Çünkü insan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişinin anlamını değiştirebilir.
Ve belki de insanın özgürlüğü tam burada başlar.
Yaşadıklarını inkâr etmeden, onlara teslim olmadan...
Kendine şunu söyleyebilmekte:
“Evet, bunlar benim başımdan
geçti.
Ama artık bunların içinde yaşamıyorum.
Onları yanıma alıyorum; fakat onların beni yönetmesine
izin vermiyorum.”
Geçmiş bizim öğretmenimiz olabilir.
Ama evimiz olmak zorunda değildir.
Çünkü hayat, geride bıraktıklarımızın toplamından ibaret değildir.
Hayat, bütün yaşadıklarımızdan sonra hâlâ nereye doğru yürümeyi seçtiğimizdir.
Ve belki de bazen ilerlemek, geçmişi unutmak değil;
ona son kez dönüp
bakarak,
ondan ne öğrenmemiz gerektiğini anlamak
ve sonra yüzümüzü yeniden yola
çevirmektir.
Çünkü yaşam yolu arkaya baka baka yürünmüyor.
Yol, önümüzde.
Geçmişe bakmakla geçmişte yaşamak arasında ince ama önemli bir fark vardır.
Geçmişe bakmak, anlamak içindir.
Geçmişte yaşamak ise aynı hikâyeyi zihinde tekrar tekrar
oynamaktır.
Stoacı filozof Epiktetos, insanın olaylardan çok, olaylara ilişkin yargılarından etkilendiğini söyler. Başımıza gelenleri her zaman seçemeyiz; fakat onlara vereceğimiz anlam üzerinde bir gücümüz vardır.
Belki de geçmişle barışmanın ilk adımı budur:
“Bana ne oldu?” sorusundan, “Olanlardan ben ne öğrendim?” sorusuna geçmek.
Çünkü yaşadığımız her şey yalnızca bir hatıra değildir. Bazı yaşantılar aynı zamanda bir derstir.
Bir ihanet, bize güvenmenin sınırlarını
öğretebilir.
Bir kayıp, sahip olduklarımızın değerini gösterebilir.
Bir başarısızlık, kendimizi yalnızca sonuçlarımızla
tanımlamamamız gerektiğini öğretebilir.
Bir ayrılık, sevginin her zaman birlikte kalmak anlamına
gelmediğini gösterebilir.
Ve bazen en acı deneyimlerimiz, hayatımızın en güçlü öğretmenlerine dönüşür.
Nietzsche'nin düşüncesinde insanın yaşadıklarını yalnızca taşımak değil, onları dönüştürmek vardır. Yaşadıklarımızın bizi ezmesine izin vermek yerine, onları kendi oluşumuzun bir parçasına dönüştürebiliriz.
Bu yüzden insanın olgunlaşması, başına hiç kötü şey gelmemesi değildir.
Başına gelen kötü şeylerin seni yalnızca yaralayan değil, seni dönüştüren şeylere dönüşmesidir.
Kierkegaard'ın çok güçlü bir düşüncesi
vardır:
“Hayat geriye doğru anlaşılır, fakat ileriye doğru
yaşanır.”
Belki geçmişle bugün arasındaki en büyük paradoks budur.
Geçmişe dönüp baktığımızda bazı şeylerin neden olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Hangi insanları neden hayatımıza aldığımızı, hangi hataları neden yaptığımızı, neden sustuğumuzu, neden kaldığımızı ya da neden gittiğimizi zamanla görebiliriz.
Ama hayat, bütün cevapları bulduktan sonra başlamaz.
Hayat, cevaplarımız eksikken de devam eder.
Çünkü yaşam yolu arkaya baka baka yürünmüyor.
Geçmiş, önümüzde duran bir yol haritası değil; arkamızda bıraktığımız ayak izleridir.
Onlara bakabiliriz.
Onlardan yönümüzü anlayabiliriz.
Ama onların üzerinde yürüyemeyiz.
Bergson'un zaman anlayışında geçmiş, tamamen yok olup gitmez; insanın içinde birikir ve bugünkü benliğinin oluşumuna katılır. Bu yüzden geçmişi silmek zorunda değiliz.
Belki de mesele unutmak değildir.
Mesele, hatırladığında artık aynı insan olmamaktır.
Bir zamanlar bizi parçalayan bir şeyi yıllar sonra düşündüğümüzde hâlâ acı duyabiliriz. Fakat o acının içinde artık yalnızca kayıp değil, anlayış da varsa geçmiş üzerimizdeki gücünü kaybetmeye başlamıştır.
İşte pişmanlık da burada başka bir anlam kazanır.
Pişmanlık, geçmişe dönme arzusuysa bizi esir eder.
Ama pişmanlık, geçmişten öğrenme yeteneğine dönüşürse bizi özgürleştirir.
“Keşke” ile yaşamak insanı geçmişe bağlar.
“Bir daha aynı şeyi yapmayacağım” diyebilmek ise insanı geleceğe taşır.
Çünkü insan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişinin anlamını değiştirebilir.
Ve belki de insanın özgürlüğü tam burada başlar.
Yaşadıklarını inkâr etmeden, onlara teslim olmadan...
Kendine şunu söyleyebilmekte:
“Evet, bunlar benim başımdan
geçti.
Ama artık bunların içinde yaşamıyorum.
Onları yanıma alıyorum; fakat onların beni yönetmesine
izin vermiyorum.”
Geçmiş bizim öğretmenimiz olabilir.
Ama evimiz olmak zorunda değildir.
Çünkü hayat, geride bıraktıklarımızın toplamından ibaret değildir.
Hayat, bütün yaşadıklarımızdan sonra hâlâ nereye doğru yürümeyi seçtiğimizdir.
Ve belki de bazen ilerlemek, geçmişi unutmak değil;
ona son kez dönüp
bakarak,
ondan ne öğrenmemiz gerektiğini anlamak
ve sonra yüzümüzü yeniden yola
çevirmektir.
Çünkü yaşam yolu arkaya baka baka yürünmüyor.
Yol, önümüzde.